Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

26. Gün - Hesap Dengesi ve Evlat Sevgisi İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'26. Gün - Hesap Dengesi ve Evlat Sevgisi' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

be held up

/biː held ʌp/

(phrasal verb) gecikmek, aksamak

Örnek:

I'm sorry I'm late; I was held up in traffic.
Geciktiğim için üzgünüm; trafikte takılı kaldım.

crash

/kræʃ/

(noun) kaza, çarpışma, gürültü;

(verb) çarpmak, kaza yapmak, gürültü yapmak;

(adjective) kaza ile ilgili, hızlandırılmış;

(adverb) çat diye, gürültüyle

Örnek:

There was a serious car crash on the highway.
Otoyolda ciddi bir araba kazası oldu.

make a withdrawal

/meɪk ə wɪðˈdrɔː.əl/

(phrase) para çekmek, çekim yapmak

Örnek:

I need to go to the ATM to make a withdrawal.
Para çekmek için ATM'ye gitmem gerekiyor.

on loan

/ɑːn loʊn/

(phrase) ödünç, emanet

Örnek:

The painting is on loan from the National Gallery.
Tablo, Ulusal Galeri'den ödünç alınmıştır.

overdrawn

/ˌoʊ.vɚˈdrɑːn/

(adjective) eksiye düşmüş, limitini aşmış, abartılı

Örnek:

My account is overdrawn by $50.
Hesabım 50 dolar eksiye düşmüş.

take out a loan

/teɪk aʊt ə loʊn/

(idiom) kredi çekmek, borç almak

Örnek:

They had to take out a loan to buy their first house.
İlk evlerini almak için kredi çekmek zorunda kaldılar.

take out insurance on

/teɪk aʊt ɪnˈʃʊr.əns ɑːn/

(idiom) sigorta yaptırmak, sigorta ettirmek

Örnek:

You should take out insurance on your new house immediately.
Yeni eviniz için hemen sigorta yaptırmalısınız.

accrue

/əˈkruː/

(verb) birikmek, tahakkuk etmek

Örnek:

Interest will accrue on the account daily.
Faiz hesaba günlük olarak işleyecektir.

credible

/ˈkred.ə.bəl/

(adjective) inandırıcı, güvenilir, sağlam

Örnek:

The witness provided a credible account of the accident.
Tanık, kazanın inandırıcı bir açıklamasını yaptı.

curb

/kɝːb/

(noun) kısıtlama, engel, kaldırım;

(verb) kısıtlamak, dizginlemek, kontrol etmek

Örnek:

The government imposed a curb on spending.
Hükümet harcamalara bir kısıtlama getirdi.

redemption

/rɪˈdemp.ʃən/

(noun) kurtuluş, fidye, geri alma

Örnek:

He sought redemption for his past mistakes.
Geçmiş hataları için kurtuluş aradı.

remit

/rɪˈmɪt/

(verb) göndermek, havale etmek, affetmek;

(noun) yetki alanı, görev alanı

Örnek:

Please remit the payment by the end of the month.
Lütfen ay sonuna kadar ödemeyi gönderin.

secured

/sɪˈkjʊrd/

(adjective) sabitlenmiş, güvenli, korunmuş;

(verb) sağlamak, elde etmek

Örnek:

Make sure the ladder is secured before you climb it.
Merdiveni tırmanmadan önce sabitlendiğinden emin olun.

belatedly

/bɪˈleɪ.t̬ɪd.li/

(adverb) gecikmeli olarak, geç de olsa

Örnek:

The government belatedly realized the seriousness of the situation.
Hükümet durumun ciddiyetini gecikmeli olarak fark etti.

bounce

/baʊns/

(verb) sekme, zıplama, zıplamak;

(noun) sekme, zıplama, artış

Örnek:

The ball bounced off the wall.
Top duvardan sekti.

cluster

/ˈklʌs.tɚ/

(noun) küme, grup, salkım;

(verb) kümelenmek, toplanmak, bir araya gelmek

Örnek:

There was a cluster of stars visible in the night sky.
Gece gökyüzünde bir yıldız kümesi görünüyordu.

collateral

/kəˈlæt̬.ɚ.əl/

(noun) teminat, ipotek, ikincil hasar;

(adjective) ikincil, yan

Örnek:

He put up his house as collateral for the loan.
Evini kredi için teminat olarak gösterdi.

confiscate

/ˈkɑːn.fə.skeɪt/

(verb) müsadere etmek, el koymak

Örnek:

The police will confiscate any illegal items found.
Polis, bulunan yasa dışı eşyaları müsadere edecek.

contender

/kənˈten.dɚ/

(noun) aday, rakip, yarışmacı

Örnek:

She is a strong contender for the championship title.
Şampiyonluk unvanı için güçlü bir aday.

counterfeit

/ˈkaʊn.t̬ɚ.fɪt/

(noun) sahte, taklit;

(adjective) sahte, taklit;

(verb) taklit etmek, sahtesini yapmak

Örnek:

The police seized a large amount of counterfeit currency.
Polis, büyük miktarda sahte para ele geçirdi.

credit money to one's account

/ˈkred.ɪt ˈmʌn.i tuː wʌnz əˈkaʊnt/

(phrase) birinin hesabına para yatırmak

Örnek:

The bank will credit the money to your account by tomorrow morning.
Banka yarın sabaha kadar parayı hesabınıza yatıracaktır.

deposit slip

/dɪˈpɑː.zɪt slɪp/

(noun) para yatırma formu, para yatırma fişi

Örnek:

Please fill out a deposit slip before you go to the teller.
Vezneye gitmeden önce lütfen bir para yatırma formu doldurun.

deterrent

/dɪˈter.ənt/

(noun) caydırıcı, engelleyici;

(adjective) caydırıcı, engelleyici

Örnek:

The high cost of tuition acts as a deterrent for many students.
Yüksek öğrenim ücretleri birçok öğrenci için bir caydırıcı görevi görür.

direct deposit

/dəˈrekt dɪˈpɑː.zɪt/

(noun) doğrudan para yatırma

Örnek:

Most employees prefer to receive their salary via direct deposit.
Çoğu çalışan maaşlarını doğrudan para yatırma yoluyla almayı tercih ediyor.

draw a check

/drɔː ə tʃek/

(phrase) çek yazmak, çek keşide etmek

Örnek:

I will draw a check for the full amount of the rent.
Kiranın tamamı için bir çek yazacağım.

fortnight

/ˈfɔːrt.naɪt/

(noun) iki hafta, on dört gün

Örnek:

I'm going on holiday for a fortnight.
İki hafta tatile gidiyorum.

on standby

/ɑːn ˈstænd.baɪ/

(phrase) hazırda bekleyen, yedekte

Örnek:

Emergency services were put on standby after the storm warning.
Fırtına uyarısının ardından acil servisler hazırda bekletildi.

spurious

/ˈspjʊr.i.əs/

(adjective) sahte, asılsız, uydurma

Örnek:

The court dismissed the case based on spurious evidence.
Mahkeme, sahte delillere dayanarak davayı reddetti.

trust company

/trʌst ˈkʌm.pə.ni/

(noun) tröst şirketi, yediemin şirketi

Örnek:

The family decided to hire a trust company to manage their inheritance.
Aile, miraslarını yönetmek için bir tröst şirketi tutmaya karar verdi.

trustee

/ˌtrʌsˈtiː/

(noun) mütevelli, vasi

Örnek:

The university appointed a new trustee to oversee its endowment.
Üniversite, bağışlarını denetlemek üzere yeni bir mütevelli atadı.

wire money to

/waɪər ˈmʌn.i tuː/

(phrase) para havale etmek, para göndermek

Örnek:

I need to wire money to my sister in London.
Londra'daki kız kardeşime para havale etmem gerekiyor.

wire transfer

/ˈwaɪər ˈtræns.fɝː/

(noun) banka havalesi, elektronik fon transferi;

(verb) havale etmek, transfer etmek

Örnek:

I sent the payment via wire transfer this morning.
Ödemeyi bu sabah banka havalesi ile gönderdim.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren