Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

23. Gün - Rol Yapma İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'23. Gün - Rol Yapma' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

get reimbursed for

/ɡɛt ˌriːɪmˈbɜːrst fɔːr/

(phrase) geri ödeme almak, masrafını geri almak

Örnek:

You can get reimbursed for your travel expenses after the trip.
Seyahatten sonra seyahat masraflarınız için geri ödeme alabilirsiniz.

hearty

/ˈhɑːr.t̬i/

(adjective) içten, samimi, bol

Örnek:

He gave a hearty laugh.
İçten bir kahkaha attı.

kind-hearted

/ˈkaɪndˌhɑːr.tɪd/

(adjective) iyi kalpli, şefkatli

Örnek:

She is a very kind-hearted person who always helps others.
O, her zaman başkalarına yardım eden çok iyi kalpli bir insandır.

knock off

/nɑːk ɑːf/

(phrasal verb) paydos etmek, işi bırakmak, taklit etmek

Örnek:

Let's knock off early today and go for a drink.
Bugün erken paydos edip bir şeyler içmeye gidelim.

maternity leave

/məˈtɜːr.nə.t̬i liːv/

(noun) doğum izni

Örnek:

She is currently on maternity leave and will return to work next month.
Şu anda doğum izninde ve gelecek ay işe dönecek.

misuse

/ˌmɪsˈjuːz/

(noun) yanlış kullanım, kötüye kullanım;

(verb) yanlış kullanmak, kötüye kullanmak

Örnek:

The misuse of company funds led to his dismissal.
Şirket fonlarının yanlış kullanılması işten çıkarılmasına neden oldu.

nursery

/ˈnɝː.sɚ.i/

(noun) çocuk odası, bebek odası, kreş

Örnek:

The baby's nursery is decorated with pastel colors.
Bebeğin çocuk odası pastel renklerle dekore edilmiştir.

nursing

/ˈnɝː.sɪŋ/

(noun) hemşirelik, bakım, emzirme

Örnek:

She decided to pursue a career in nursing.
Hemşirelik alanında kariyer yapmaya karar verdi.

chronological

/ˌkrɑː.nəˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) kronolojik

Örnek:

The events are listed in chronological order.
Olaylar kronolojik sıraya göre listelenmiştir.

exhibitor

/ɪɡˈzɪb.ɪ.t̬ɚ/

(noun) sergileyici, katılımcı

Örnek:

The art gallery hosted several new exhibitors this year.
Sanat galerisi bu yıl birkaç yeni sergileyiciye ev sahipliği yaptı.

give in

/ɡɪv ɪn/

(phrasal verb) pes etmek, boyun eğmek, çökmek

Örnek:

My parents finally gave in and let me go to the party.
Annem babam sonunda pes etti ve partiye gitmeme izin verdi.

pending

/ˈpen.dɪŋ/

(adjective) beklemede, karara bağlanmamış;

(preposition) beklenirken, kadar

Örnek:

The case is still pending in court.
Dava hala mahkemede beklemede.

second

/ˈsek.ənd/

(noun) saniye, ikinci, ikincilik;

(ordinal number) ikinci;

(verb) desteklemek, onaylamak

Örnek:

The race was won by a mere second.
Yarış sadece bir saniye farkla kazanıldı.

citation

/saɪˈteɪ.ʃən/

(noun) alıntı, kaynakça, takdirname

Örnek:

The research paper included several citations from recent studies.
Araştırma makalesi, son çalışmalardan birkaç alıntı içeriyordu.

commemorate

/kəˈmem.ə.reɪt/

(verb) anmak, kutlamak

Örnek:

A ceremony was held to commemorate the victims of the disaster.
Afet kurbanlarını anmak için bir tören düzenlendi.

conjunction

/kənˈdʒʌŋk.ʃən/

(noun) bağlaç, kavuşum, birleşme

Örnek:

The word 'and' is a common conjunction.
'Ve' kelimesi yaygın bir bağlaçtır.

cut benefits

/kʌt ˈben.ə.fɪts/

(phrase) yardımları kesmek, ödenekleri kısmak

Örnek:

The government decided to cut benefits for the unemployed to reduce the national deficit.
Hükümet, ulusal bütçe açığını azaltmak için işsizlerin yardımlarını kesmeye karar verdi.

discriminate

/dɪˈskrɪm.ə.neɪt/

(verb) ayrımcılık yapmak, ayırt etmek, fark etmek

Örnek:

It is illegal to discriminate against someone based on their race or gender.
Birine ırkı veya cinsiyeti nedeniyle ayrımcılık yapmak yasa dışıdır.

distort

/dɪˈstɔːrt/

(verb) bozmak, çarpıtmak, saptırmak

Örnek:

The funhouse mirror distorted her reflection.
Lunapark aynası yansımasını bozdu.

flextime

/ˈfleks.taɪm/

(noun) esnek çalışma saatleri, flextime

Örnek:

Many companies are now offering flextime to improve work-life balance.
Birçok şirket, iş-yaşam dengesini iyileştirmek için artık esnek çalışma saatleri sunuyor.

fringe benefits

/frɪndʒ ˈben.ə.fɪts/

(plural noun) yan haklar, ek menfaatler

Örnek:

The job offers a good salary and excellent fringe benefits.
İş, iyi bir maaş ve mükemmel yan haklar sunuyor.

goodwill

/ɡʊdˈwɪl/

(noun) iyi niyet, hoşgörü, sempati

Örnek:

The company tried to build goodwill with the local community.
Şirket, yerel toplulukla iyi niyet oluşturmaya çalıştı.

labor costs

/ˈleɪbər kɔsts/

(plural noun) işgücü maliyetleri, emek maliyetleri

Örnek:

Reducing labor costs is a key strategy for many businesses.
İşgücü maliyetlerini düşürmek birçok işletme için önemli bir stratejidir.

labor dispute

/ˈleɪ.bɚ dɪˈspjuːt/

(noun) iş uyuşmazlığı, çalışma ihtilafı

Örnek:

The factory was closed for weeks due to a bitter labor dispute.
Fabrika, şiddetli bir iş uyuşmazlığı nedeniyle haftalarca kapalı kaldı.

off-peak

/ˌɔfˈpiːk/

(adjective) yoğun olmayan, düşük talep

Örnek:

You can save money by traveling during off-peak hours.
Yoğun olmayan saatlerde seyahat ederek para biriktirebilirsiniz.

pique

/piːk/

(verb) uyandırmak, çekmek;

(noun) dargınlık, gücenme

Örnek:

The mysterious letter piqued her curiosity.
Gizemli mektup onun merakını uyandırdı.

sabotage

/ˈsæb.ə.tɑːʒ/

(verb) sabote etmek;

(noun) sabotaj

Örnek:

The rebels tried to sabotage the oil pipeline.
İsyancılar petrol boru hattını sabote etmeye çalıştı.

salary review

/ˈsæl.ə.ri rɪˈvjuː/

(noun) maaş değerlendirmesi, maaş gözden geçirmesi

Örnek:

I am hoping for a significant raise after my annual salary review.
Yıllık maaş değerlendirmemden sonra önemli bir zam bekliyorum.

severance pay

/ˈsev.ər.əns peɪ/

(noun) kıdem tazminatı, ihbar tazminatı

Örnek:

The company offered him a generous severance pay package after ten years of service.
Şirket, on yıllık hizmetinin ardından ona cömert bir kıdem tazminatı paketi sundu.

spry

/spraɪ/

(adjective) dinç, canlı, çevik

Örnek:

Despite her age, she was still very spry and enjoyed dancing.
Yaşına rağmen hala çok dinçti ve dans etmeyi seviyordu.

straightforward

/ˌstreɪtˈfɔːr.wɚd/

(adjective) basit, anlaşılır, dürüst

Örnek:

The instructions were very straightforward.
Talimatlar çok basitti.

yearn

/jɝːn/

(verb) özlemek, hasret çekmek, can atmak

Örnek:

She would often yearn for the days of her youth.
Gençlik günlerine sık sık özlem duyardı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren