Avatar of Vocabulary Set Temel 1

21. Gün - Şirketler Arası Yarışma İçinde Temel 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'21. Gün - Şirketler Arası Yarışma' içinde 'Temel 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

announce

/əˈnaʊns/

(verb) duyurmak, ilan etmek, bildirmek

Örnek:

The company will announce its new product next month.
Şirket yeni ürününü gelecek ay duyuracak.

interested

/ˈɪn.trɪ.stɪd/

(adjective) ilgili, meraklı, çıkarı olan

Örnek:

She seemed genuinely interested in my ideas.
Fikirlerime gerçekten ilgili görünüyordu.

active

/ˈæk.tɪv/

(adjective) aktif, hareketli, yürürlükte

Örnek:

He leads a very active lifestyle, always hiking and cycling.
Çok aktif bir yaşam tarzı sürdürüyor, her zaman yürüyüş yapıyor ve bisiklete biniyor.

accept

/əkˈsept/

(verb) kabul etmek, almak, onaylamak

Örnek:

She accepted the gift with a smile.
Hediyeyi gülümseyerek kabul etti.

foresee

/fɚˈsiː/

(verb) öngörmek, tahmin etmek

Örnek:

It's difficult to foresee the consequences of this decision.
Bu kararın sonuçlarını öngörmek zor.

expansion

/ɪkˈspæn.ʃən/

(noun) genişleme, yayılma, büyüme

Örnek:

The rapid expansion of the universe is a key concept in cosmology.
Evrenin hızlı genişlemesi kozmolojide temel bir kavramdır.

relocate

/ˌriːˈloʊ.keɪt/

(verb) yer değiştirmek, taşınmak

Örnek:

The company decided to relocate its headquarters to a different city.
Şirket, genel merkezini başka bir şehre taşımaya karar verdi.

competitor

/kəmˈpet̬.ə.t̬ɚ/

(noun) rakip, yarışmacı

Örnek:

Our main competitor just released a similar product.
Ana rakibimiz benzer bir ürün çıkardı.

asset

/ˈæs.et/

(noun) değer, varlık, avantaj

Örnek:

Her experience is a great asset to the team.
Deneyimi, takım için büyük bir değerdir.

contribute

/kənˈtrɪb.juːt/

(verb) katkıda bulunmak, bağışlamak, neden olmak

Örnek:

He contributed a large sum to the charity.
Hayır kurumuna büyük bir miktar bağışladı.

dedicated

/ˈded.ə.keɪ.t̬ɪd/

(adjective) adanmış, ithaf edilmiş, ayrılmış

Örnek:

She is a dedicated teacher who always puts her students first.
O, öğrencilerini her zaman ön planda tutan adanmış bir öğretmendir.

misplace

/ˌmɪsˈpleɪs/

(verb) yanlış yere koymak, kaybetmek

Örnek:

I always misplace my keys, so I can never find them when I need to leave.
Anahtarlarımı hep yanlış yere koyarım, bu yüzden çıkmam gerektiğinde asla bulamam.

considerable

/kənˈsɪd.ɚ.ə.bəl/

(adjective) önemli, kayda değer, epey

Örnek:

She inherited a considerable amount of money.
Önemli miktarda para miras kaldı ona.

last

/læst/

(adjective) son, en son;

(adverb) en son, geçen;

(verb) sürmek, dayanmak, devam etmek

Örnek:

This is your last chance.
Bu senin son şansın.

emerge

/ɪˈmɝːdʒ/

(verb) ortaya çıkmak, belirmek, belirginleşmek

Örnek:

The sun emerged from behind the clouds.
Güneş bulutların arkasından çıktı.

grow

/ɡroʊ/

(verb) büyümek, artmak, yetiştirmek

Örnek:

The company's profits continue to grow.
Şirketin karları büyümeye devam ediyor.

select

/səˈlekt/

(verb) seçmek, ayırmak;

(adjective) seçkin, seçilmiş

Örnek:

She needs to select a dress for the party.
Parti için bir elbise seçmesi gerekiyor.

merge

/mɝːdʒ/

(verb) birleşmek, kaynaşmak, birleştirmek

Örnek:

The two companies decided to merge.
İki şirket birleşmeye karar verdi.

imply

/ɪmˈplaɪ/

(verb) ima etmek, kastetmek, gerektirmek

Örnek:

His silence seemed to imply agreement.
Sessizliği onay ima ediyor gibiydi.

vital

/ˈvaɪ.t̬əl/

(adjective) hayati, önemli, gerekli

Örnek:

It is vital that you keep accurate records.
Doğru kayıtlar tutmanız hayati önem taşımaktadır.

persist

/pɚˈsɪst/

(verb) ısrar etmek, devam etmek, sürmek

Örnek:

If you persist, you will eventually succeed.
Eğer ısrar edersen, sonunda başarılı olursun.

independent

/ˌɪn.dɪˈpen.dənt/

(adjective) bağımsız, müstakil, ayrı;

(noun) bağımsız, bağımsız kişi

Örnek:

The country gained its independent status in 1960.
Ülke 1960 yılında bağımsız statüsünü kazandı.

force

/fɔːrs/

(noun) kuvvet, enerji, zorlama;

(verb) zorlamak, mecbur etmek

Örnek:

He pushed the door with great force.
Kapıyı büyük bir kuvvetle itti.

establish

/ɪˈstæb.lɪʃ/

(verb) kurmak, oluşturmak, tesis etmek

Örnek:

The company was established in 1990.
Şirket 1990 yılında kuruldu.

initiate

/ɪˈnɪʃ.i.eɪt/

(verb) başlatmak, girişmek, öncülük etmek;

(noun) başlatılan, yeni üye, acemi

Örnek:

The company decided to initiate a new marketing campaign.
Şirket yeni bir pazarlama kampanyası başlatmaya karar verdi.

enhance

/ɪnˈhæns/

(verb) geliştirmek, artırmak, iyileştirmek

Örnek:

The new lighting system will enhance the beauty of the park.
Yeni aydınlatma sistemi parkın güzelliğini artıracak.

renowned

/rɪˈnaʊnd/

(adjective) ünlü, tanınmış

Örnek:

She is a renowned expert in her field.
Kendi alanında ünlü bir uzmandır.

informed

/ɪnˈfɔːrmd/

(adjective) bilgili, haberdar

Örnek:

It's important to stay informed about current events.
Güncel olaylar hakkında bilgili kalmak önemlidir.

minutes

/ˈmɪn·əts/

(plural noun) dakika, tutanaklar, kayıtlar

Örnek:

The meeting lasted for twenty minutes.
Toplantı yirmi dakika sürdü.

waive

/weɪv/

(verb) feragat etmek, vazgeçmek, muaf tutmak

Örnek:

He decided to waive his right to an attorney.
Avukat hakkından feragat etmeye karar verdi.

reach

/riːtʃ/

(verb) uzanmak, erişmek, ulaşmak;

(noun) erişim, menzil, ulaşılabilirlik

Örnek:

He reached for the book on the top shelf.
Üst raftaki kitaba uzandı.

authority

/əˈθɔːr.ə.t̬i/

(noun) yetki, otorite, makam

Örnek:

The police have the authority to arrest criminals.
Polisin suçluları tutuklama yetkisi var.

acquire

/əˈkwaɪɚ/

(verb) edinmek, elde etmek, satın almak

Örnek:

The company decided to acquire a smaller competitor.
Şirket daha küçük bir rakibi satın almaya karar verdi.

surpass

/sɚˈpæs/

(verb) aşmak, geçmek

Örnek:

The company's profits are expected to surpass last year's record.
Şirketin kârının geçen yılki rekoru aşması bekleniyor.

run

/rʌn/

(verb) koşmak, çalışmak, işlemek;

(noun) koşu, dönem, süre

Örnek:

She decided to run a marathon next year.
Gelecek yıl bir maraton koşmaya karar verdi.

improbable

/ɪmˈprɑː.bə.bəl/

(adjective) olasılık dışı, inanılmaz

Örnek:

It is highly improbable that he will win the election.
Seçimi kazanması oldukça olasılık dışı.

edge

/edʒ/

(noun) kenar, uç, keskin kenar;

(verb) kenar yapmak, çevrelemek, yavaşça ilerlemek

Örnek:

She stood at the edge of the cliff.
Uçurumun kenarında duruyordu.

simultaneously

/ˌsaɪ.məlˈteɪ.ni.əs.li/

(adverb) aynı anda, eş zamanlı olarak

Örnek:

The two events happened simultaneously.
İki olay aynı anda gerçekleşti.

reveal

/rɪˈviːl/

(verb) ortaya çıkarmak, açıklamak, göstermek

Örnek:

The investigation revealed the truth.
Soruşturma gerçeği ortaya çıkardı.

productivity

/ˌproʊ.dəkˈtɪv.ə.t̬i/

(noun) üretkenlik, verimlilik

Örnek:

The new machinery has increased the factory's productivity.
Yeni makineler fabrikanın üretkenliğini artırdı.

uncertain

/ʌnˈsɝː.tən/

(adjective) belirsiz, kesin olmayan, emin olmayan

Örnek:

The future of the project is uncertain.
Projenin geleceği belirsiz.

premier

/prɪˈmɪr/

(adjective) önde gelen, başlıca, ilk;

(noun) başbakan;

(verb) prömiyer yapmak, ilk kez göstermek

Örnek:

The company is a premier provider of software solutions.
Şirket, yazılım çözümlerinin önde gelen bir sağlayıcısıdır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren