Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

9. Gün - Ekonomiyi Canlandırmak İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'9. Gün - Ekonomiyi Canlandırmak' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

billing address

/ˈbɪl.ɪŋ əˈdres/

(noun) fatura adresi

Örnek:

Please make sure your billing address matches the one on your bank statement.
Lütfen fatura adresinizin banka ekstrenizdeki adresle eşleştiğinden emin olun.

government grant

/ˈɡʌvərnmənt ɡrænt/

(noun) devlet hibesi, hükümet desteği

Örnek:

The university received a large government grant for its research project.
Üniversite, araştırma projesi için büyük bir devlet hibesi aldı.

market value

/ˈmɑːr.kɪt ˌvæl.juː/

(noun) piyasa değeri, pazar değeri

Örnek:

The market value of the house has increased significantly this year.
Evin piyasa değeri bu yıl önemli ölçüde arttı.

pull down

/pʊl daʊn/

(phrasal verb) yıkmak, indirmek, aşağı çekmek

Örnek:

They decided to pull down the old factory to build new apartments.
Yeni daireler inşa etmek için eski fabrikayı yıkmaya karar verdiler.

stationary

/ˈsteɪ.ʃə.ner.i/

(adjective) sabit, durağan, hareketsiz

Örnek:

The car remained stationary at the red light.
Araba kırmızı ışıkta sabit kaldı.

abate

/əˈbeɪt/

(verb) dinmek, azalmak, hafiflemek

Örnek:

The storm finally began to abate after hours of heavy rain.
Şiddetli yağmurun ardından fırtına nihayet dinmeye başladı.

cease

/siːs/

(verb) sona ermek, durmak

Örnek:

The rain ceased and the sun came out.
Yağmur dindi ve güneş çıktı.

conspicuously

/kənˈspɪk.ju.əs.li/

(adverb) göze çarpacak şekilde, açıkça

Örnek:

He was conspicuously absent from the meeting.
Toplantıda göze çarpacak şekilde yoktu.

deteriorate

/dɪˈtɪr.i.ə.reɪt/

(verb) kötüleşmek, bozulmak

Örnek:

The weather conditions began to deteriorate rapidly.
Hava koşulları hızla kötüleşmeye başladı.

implicitly

/ɪmˈplɪs.ɪt.li/

(adverb) zımnen, üstü kapalı, tamamen

Örnek:

He implicitly agreed to the terms by not objecting.
İtiraz etmeyerek şartları zımnen kabul etti.

leisurely

/ˈliː.ʒɚ.li/

(adjective) keyifli, rahat, telaşsız;

(adverb) keyifli bir şekilde, rahatça, telaşsızca

Örnek:

They took a leisurely stroll through the park.
Parkta keyifli bir gezinti yaptılar.

menace

/ˈmen.əs/

(noun) tehdit, tehlike, bela;

(verb) tehdit etmek, tehlike oluşturmak

Örnek:

The rapidly spreading fire was a menace to the entire forest.
Hızla yayılan yangın, tüm orman için bir tehditti.

perceptible

/pɚˈsep.tə.bəl/

(adjective) fark edilebilir, algılanabilir, hissedilebilir

Örnek:

There was a perceptible change in her mood.
Ruh halinde fark edilebilir bir değişiklik vardı.

placement

/ˈpleɪs.mənt/

(noun) yerleştirme, konumlandırma, staj

Örnek:

The careful placement of the furniture created a cozy atmosphere.
Mobilyaların dikkatli yerleştirilmesi rahat bir atmosfer yarattı.

remark

/rɪˈmɑːrk/

(noun) yorum, söz;

(verb) belirtmek, yorum yapmak

Örnek:

He made a rude remark about her dress.
Elbisesi hakkında kaba bir yorum yaptı.

retrieval

/rɪˈtriː.vəl/

(noun) geri alma, erişim, kurtarma

Örnek:

The retrieval of data from the damaged hard drive was successful.
Hasarlı sabit diskten veri geri alma başarılı oldu.

slow down

/sloʊ daʊn/

(phrasal verb) yavaşlamak, hızını azaltmak

Örnek:

You need to slow down when you're driving in a residential area.
Yerleşim bölgesinde araba kullanırken yavaşlaman gerekiyor.

solitary

/ˈsɑː.lə.ter.i/

(adjective) yalnız, tek başına, ıssız;

(noun) yalnız kişi, yalnız şey

Örnek:

He enjoys long, solitary walks in the mountains.
Dağlarda uzun, yalnız yürüyüşlerden hoşlanır.

ailing

/ˈeɪ.lɪŋ/

(adjective) hasta, rahatsız, sıkıntılı

Örnek:

My ailing grandmother needs constant care.
Hasta büyükannem sürekli bakıma ihtiyaç duyuyor.

financial statement

/faɪˈnæn.ʃəl ˈsteɪt.mənt/

(noun) finansal tablo, mali tablo

Örnek:

The company's financial statement showed a significant profit increase.
Şirketin finansal tablosu önemli bir kar artışı gösterdi.

have a monopoly on

/hæv ə məˈnɑːpəli ɑːn/

(idiom) tekel olmak, monopolü olmak, tek sahip olmak

Örnek:

The company used to have a monopoly on internet services in the region.
Şirket, bölgedeki internet hizmetlerinde tekeldi.

in demand

/ɪn dɪˈmænd/

(phrase) talep gören, aranan

Örnek:

Skilled workers are always in demand.
Nitelikli işçiler her zaman talep görüyor.

multilateral

/ˌmʌl.tiˈlæt̬.ɚ.əl/

(adjective) çok taraflı

Örnek:

The two countries engaged in multilateral discussions with several other nations.
İki ülke, diğer birçok ulusla çok taraflı görüşmelerde bulundu.

non-transferable

/ˌnɑːn.trænsˈfɝː.ə.bəl/

(adjective) devredilemez

Örnek:

This ticket is non-transferable and must be used by the original purchaser.
Bu bilet başkasına devredilemez ve asıl alıcı tarafından kullanılmalıdır.

parent company

/ˈper.ənt ˈkʌm.pə.ni/

(noun) ana şirket, holding

Örnek:

Google is the parent company of YouTube.
Google, YouTube'un ana şirketidir.

privatization

/ˌpraɪ.və.t̬əˈzeɪ.ʃən/

(noun) özelleştirme

Örnek:

The government announced the privatization of the national airline.
Hükümet, ulusal havayolunun özelleştirilmesini duyurdu.

rebound

/ˌriːˈbaʊnd/

(verb) sekerek geri gelmek, geri sıçramak, toparlanmak;

(noun) toparlanma, iyileşme, seken top

Örnek:

The ball rebounded off the wall.
Top duvardan sekerek geri geldi.

runner-up

/ˌrʌn.ərˈʌp/

(noun) ikinci, ikinci gelen

Örnek:

She was the runner-up in the singing competition.
Şarkı yarışmasında ikinci oldu.

secondary effect

/ˈsek.ən.der.i ɪˈfekt/

(noun) ikincil etki, yan etki

Örnek:

One secondary effect of the new policy was a decrease in employee morale.
Yeni politikanın ikincil bir etkisi, çalışan moralinde düşüş olmasıydı.

sluggish

/ˈslʌɡ.ɪʃ/

(adjective) durgun, yavaş, halsiz

Örnek:

The economy has been sluggish for the past few years.
Ekonomi son birkaç yıldır durgun.

stagnation

/stæɡˈneɪ.ʃən/

(noun) durgunluk, sabitlik

Örnek:

The economy is suffering from stagnation.
Ekonomi durgunluktan muzdarip.

volatile

/ˈvɑː.lə.t̬əl/

(adjective) istikrarsız, değişken, uçucu

Örnek:

The political situation in the region is highly volatile.
Bölgedeki siyasi durum oldukça istikrarsız.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren