Avatar of Vocabulary Set Temel 2

5. Gün - Gizli Silahlar İçinde Temel 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'5. Gün - Gizli Silahlar' içinde 'Temel 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

briefcase

/ˈbriːf.keɪs/

(noun) evrak çantası

Örnek:

He carried his important documents in a leather briefcase.
Önemli belgelerini deri bir evrak çantasında taşıdı.

business trip

/ˈbɪz.nɪs trɪp/

(noun) iş gezisi, iş seyahati

Örnek:

She's currently on a business trip to Japan.
Şu anda Japonya'ya bir iş gezisinde.

come over

/kʌm ˈoʊvər/

(phrasal verb) gelmek, uğramak, kaplamak

Örnek:

Why don't you come over for dinner tonight?
Bu akşam yemeğe neden gelmiyorsun?

counter

/ˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) tezgah, banko, sayaç;

(verb) karşı koymak, karşılık vermek;

(adjective) aykırı, karşıt;

(adverb) tersine, karşıt olarak

Örnek:

The cashier stood behind the counter.
Kasiyer tezgahın arkasında duruyordu.

email

/ˈiː.meɪl/

(noun) e-posta, elektronik posta;

(verb) e-posta göndermek, e-postalamak

Örnek:

I sent her an email with the details.
Ona detayları içeren bir e-posta gönderdim.

filing cabinet

/ˈfaɪlɪŋ ˌkæbɪnət/

(noun) dosya dolabı, arşiv dolabı

Örnek:

I keep all my important papers in the filing cabinet.
Tüm önemli evraklarımı dosya dolabında tutarım.

folder

/ˈfoʊl.dɚ/

(noun) klasör, dosya, dizin

Örnek:

Please put all the documents in the blue folder.
Lütfen tüm belgeleri mavi klasöre koyun.

headache

/ˈhed.eɪk/

(noun) baş ağrısı, baş belası, dert

Örnek:

I woke up with a terrible headache this morning.
Bu sabah korkunç bir baş ağrısıyla uyandım.

internship

/ˈɪn.tɝːn.ʃɪp/

(noun) staj

Örnek:

She completed a summer internship at a law firm.
Bir hukuk firmasında yaz stajını tamamladı.

redo

/riːˈduː/

(verb) yeniden yapmak, tekrar yapmak

Örnek:

I need to redo my homework because I made too many mistakes.
Çok fazla hata yaptığım için ödevimi yeniden yapmam gerekiyor.

routine

/ruːˈtiːn/

(noun) rutin, alışkanlık, alt program;

(adjective) rutin, olağan

Örnek:

My morning routine includes coffee and reading the news.
Sabah rutinim kahve ve haber okumayı içerir.

table lamp

/ˈteɪ.bəl ˌlæmp/

(noun) masa lambası

Örnek:

She turned on the table lamp to read her book.
Kitabını okumak için masa lambasını açtı.

thanks to

/θæŋks tuː/

(phrase) sayesinde, nedeniyle

Örnek:

We finished the project on time thanks to everyone's hard work.
Herkesin sıkı çalışması sayesinde projeyi zamanında bitirdik.

timetable

/ˈtaɪmˌteɪ.bəl/

(noun) tarife, zaman çizelgesi;

(verb) zamanlamak, planlamak

Örnek:

The train's timetable was delayed due to bad weather.
Trenin tarifesi kötü hava nedeniyle gecikti.

window display

/ˈwɪn.doʊ dɪˈspleɪ/

(noun) vitrin, vitrin düzenlemesi

Örnek:

The Christmas window display at the department store was enchanting.
Büyük mağazadaki Noel vitrin düzenlemesi büyüleyiciydi.

chief

/tʃiːf/

(noun) şef, reis, müdür;

(adjective) başlıca, ana

Örnek:

The chief of the tribe made an important announcement.
Kabilenin şefi önemli bir duyuru yaptı.

conceal

/kənˈsiːl/

(verb) gizlemek, saklamak, örtbas etmek

Örnek:

She tried to conceal her true feelings from him.
Ondan gerçek duygularını gizlemeye çalıştı.

correct

/kəˈrekt/

(adjective) doğru, hatasız;

(verb) düzeltmek, hatayı gidermek

Örnek:

Please make sure your answers are correct.
Lütfen cevaplarınızın doğru olduğundan emin olun.

economic

/ˌiː.kəˈnɑː.mɪk/

(adjective) ekonomik, tasarruflu

Örnek:

The country is facing a severe economic crisis.
Ülke ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya.

embrace

/ɪmˈbreɪs/

(verb) kucaklamak, sarılmak, benimsemek;

(noun) kucaklama, sarılma

Örnek:

She leaned in to embrace her friend.
Arkadaşına sarılmak için eğildi.

expected

/ɪkˈspek.tɪd/

(adjective) beklenen, umulan;

(past participle) beklemek, ummak

Örnek:

The expected arrival time is 3 PM.
Beklenen varış saati 15:00'tir.

forum

/ˈfɔːr.əm/

(noun) forum, platform, meydan

Örnek:

The conference provided a forum for discussing global issues.
Konferans, küresel sorunları tartışmak için bir forum sağladı.

instead of

/ɪnˈsted ʌv/

(preposition) yerine

Örnek:

We decided to go to the park instead of the cinema.
Sinemaya gitmek yerine parka gitmeye karar verdik.

mission

/ˈmɪʃ.ən/

(noun) misyon, görev, amaç;

(verb) görevlendirmek, misyon vermek

Örnek:

The diplomatic mission aimed to restore peace in the region.
Diplomatik misyon, bölgede barışı yeniden tesis etmeyi amaçlıyordu.

programming

/ˈproʊ.ɡræm.ɪŋ/

(noun) programlama, planlama

Örnek:

She is studying computer programming at university.
Üniversitede bilgisayar programlama okuyor.

remaining

/rɪˈmeɪ.nɪŋ/

(adjective) kalan, geri kalan

Örnek:

Please eat the remaining cookies.
Lütfen kalan kurabiyeleri ye.

rush

/rʌʃ/

(verb) acele etmek, koşmak, acele ettirmek;

(noun) acele, akın, yoğunluk;

(adjective) aceleci, hızlı

Örnek:

She had to rush to catch her train.
Trenine yetişmek için acele etmek zorunda kaldı.

unfortunately

/ʌnˈfɔːr.tʃən.ət.li/

(adverb) maalesef, ne yazık ki

Örnek:

Unfortunately, we ran out of time.
Maalesef, zamanımız tükendi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren