Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

4. Gün - İş Dünyasının Sırları İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'4. Gün - İş Dünyasının Sırları' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

bookkeeping

/ˈbʊkˌkiː.pɪŋ/

(noun) defter tutma, muhasebe

Örnek:

She handles all the bookkeeping for the small company.
Küçük şirketin tüm defter tutma işlerini o hallediyor.

have one's hands full

/hæv wʌnz hændz fʊl/

(idiom) elleri dolu olmak, çok meşgul olmak

Örnek:

I'd love to help, but I have my hands full with this project.
Yardım etmeyi çok isterim ama bu projeyle ellerim dolu.

make an outside call

/meɪk æn ˈaʊt.saɪd kɔːl/

(phrase) dış arama yapmak, dış hattı aramak

Örnek:

You need to dial '9' first to make an outside call.
Dış araması yapmak için önce '9'u tuşlamanız gerekir.

motivation

/ˌmoʊ.t̬əˈveɪ.ʃən/

(noun) motivasyon, güdü, istek

Örnek:

His motivation for working hard was to provide for his family.
Çok çalışmasının motivasyonu ailesine bakmaktı.

newly listed

/ˈnuːli ˈlɪstɪd/

(adjective) yeni listelenen, yeni eklenen

Örnek:

The real estate agent showed us several newly listed homes.
Emlakçı bize birkaç yeni listelenen ev gösterdi.

prioritize

/praɪˈɔːr.ə.taɪz/

(verb) önceliklendirmek, öncelik vermek

Örnek:

You need to prioritize your tasks to meet the deadline.
Son teslim tarihine yetişmek için görevlerinizi önceliklendirmelisiniz.

sit in alternate seats

/sɪt ɪn ˈɔːltərnət siːts/

(phrase) birer koltuk boşluk bırakarak oturmak, dönüşümlü oturmak

Örnek:

To maintain social distancing, please sit in alternate seats.
Sosyal mesafeyi korumak için lütfen birer koltuk boşluk bırakarak oturun.

written authorization

/ˈrɪtən ˌɔːθərəˈzeɪʃən/

(noun) yazılı yetki, yazılı izin

Örnek:

You need written authorization to access these confidential files.
Bu gizli dosyalara erişmek için yazılı yetkiye ihtiyacınız var.

written consent

/ˈrɪt.ən kənˈsɛnt/

(noun) yazılı onay, yazılı izin

Örnek:

You need to obtain written consent from a parent or guardian before participating in the trip.
Geziye katılmadan önce bir ebeveyn veya vasiden yazılı onay almanız gerekmektedir.

acquaintance

/əˈkweɪn.təns/

(noun) tanıdık, bilgi, aşinalık

Örnek:

She introduced me to an old acquaintance from college.
Beni üniversiteden eski bir tanıdığıyla tanıştırdı.

dimension

/ˌdaɪˈmen.ʃən/

(noun) boyut, ebat, yön

Örnek:

The box has three dimensions: length, width, and height.
Kutunun üç boyutu vardır: uzunluk, genişlik ve yükseklik.

directive

/daɪˈrek.tɪv/

(noun) yönerge, talimat, emir;

(adjective) yönlendirici, talimat veren

Örnek:

The manager issued a directive to all employees regarding the new policy.
Yönetici, yeni politika hakkında tüm çalışanlara bir yönerge yayınladı.

discerning

/dɪˈsɝː.nɪŋ/

(adjective) ayırt edici, seçici, basiretli

Örnek:

She has a discerning eye for quality.
Kalite konusunda ayırt edici bir gözü var.

elegantly

/ˈel.ə.ɡənt.li/

(adverb) şıkça, zarifçe

Örnek:

She dressed elegantly for the gala.
Galaya şık bir şekilde giyindi.

expectant

/ɪkˈspek.tənt/

(adjective) beklenti içinde, umutlu, aday

Örnek:

The expectant crowd waited for the singer to appear on stage.
Beklenti içindeki kalabalık, şarkıcının sahnede görünmesini bekledi.

invaluable

/ɪnˈvæl.jə.bəl/

(adjective) paha biçilmez, çok değerli, vazgeçilmez

Örnek:

Her experience in the field was invaluable to the project.
Sahadaki deneyimi proje için paha biçilmezdi.

propel

/prəˈpel/

(verb) itmek, ilerletmek, yönlendirmek

Örnek:

The boat was propelled by a strong current.
Tekne güçlü bir akıntı tarafından ilerletildi.

realization

/ˌriː.ə.ləˈzeɪ.ʃən/

(noun) gerçekleşme, başarı, farkındalık

Örnek:

The realization of her dream to become a doctor brought her immense joy.
Doktor olma hayalinin gerçekleşmesi ona büyük bir sevinç getirdi.

recline

/rɪˈklaɪn/

(verb) uzanmak, yaslanmak, yatırmak

Örnek:

She reclined on the sofa, reading a book.
Kanepede uzanmış kitap okuyordu.

repository

/rɪˈpɑː.zɪ.tɔːr.i/

(noun) depo, ambar, havuz

Örnek:

The library serves as a repository of historical documents.
Kütüphane, tarihi belgelerin bir deposudur.

respective

/rɪˈspek.tɪv/

(adjective) ilgili, kendi

Örnek:

They returned to their respective homes.
Kendi evlerine döndüler.

spontaneously

/spɑːnˈteɪ.ni.əs.li/

(adverb) kendiliğinden, spontane, doğal olarak

Örnek:

The crowd began to cheer spontaneously.
Kalabalık kendiliğinden tezahürat yapmaya başladı.

trivial

/ˈtrɪv.i.əl/

(adjective) önemsiz, basit, değersiz

Örnek:

The problem was so trivial that it wasn't worth discussing.
Sorun o kadar önemsizdi ki tartışmaya değmezdi.

turn in

/tɜːrn ɪn/

(phrasal verb) yatmak, uyumak, teslim etmek

Örnek:

It's getting late, I think I'll turn in.
Geç oluyor, sanırım yatacağım.

ambiance

/ˈæm.bi.əns/

(noun) ambiyans, atmosfer, ortam

Örnek:

The restaurant had a romantic ambiance with soft lighting and quiet music.
Restoranın loş ışıkları ve sakin müziğiyle romantik bir ortamı vardı.

aspiration

/ˌæs.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) aspirasyon, arzu, hedef

Örnek:

Her greatest aspiration is to become a doctor.
En büyük arzusu doktor olmaktır.

creditable

/ˈkred.ɪ.t̬ə.bəl/

(adjective) takdire şayan, övülmeye değer, saygın

Örnek:

The team put in a creditable performance despite losing the match.
Takım maçı kaybetmesine rağmen takdire şayan bir performans sergiledi.

eminent

/ˈem.ə.nənt/

(adjective) seçkin, ünlü, saygın

Örnek:

He is an eminent scholar in the field of astrophysics.
Astrofizik alanında seçkin bir bilim insanıdır.

endeavor

/enˈdev.ɚ/

(noun) çaba, gayret, girişim;

(verb) çabalamak, gayret etmek, uğraşmak

Örnek:

His endeavor to climb Mount Everest was unsuccessful.
Everest Dağı'na tırmanma çabası başarısız oldu.

entrust A with B

/ɪnˈtrʌst eɪ wɪð biː/

(phrasal verb) emanet etmek, görevlendirmek

Örnek:

I wouldn't entrust my dog with a stranger.
Köpeğimi bir yabancıya emanet etmem.

on edge

/ɑn ɛdʒ/

(idiom) gergin, tedirgin, sinirli

Örnek:

She's been on edge all day, waiting for the test results.
Tüm gün test sonuçlarını beklerken gergindi.

reach one's full potential

/riːtʃ wʌnz fʊl pəˈtɛnʃəl/

(idiom) tam potansiyeline ulaşmak, tüm yeteneklerini kullanmak

Örnek:

It's important for every student to reach their full potential.
Her öğrencinin tam potansiyeline ulaşması önemlidir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren