Avatar of Vocabulary Set Temel 2

2. Gün - Kıyafet Kuralları İçinde Temel 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'2. Gün - Kıyafet Kuralları' içinde 'Temel 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

bend over

/bɛnd ˈoʊvər/

(phrasal verb) eğilmek, öne eğilmek, boyun eğmek

Örnek:

He had to bend over to pick up the dropped pen.
Düşen kalemi almak için eğilmek zorunda kaldı.

by oneself

/baɪ wʌnˈsɛlf/

(idiom) tek başına, kendi başına

Örnek:

She prefers to travel by herself.
Tek başına seyahat etmeyi tercih ediyor.

date

/deɪt/

(noun) tarih, randevu, buluşma;

(verb) tarihlendirmek, tarihini belirlemek, çıkmak

Örnek:

What's the date today?
Bugün tarih ne?

get used to

/ɡɛt juːst tuː/

(phrasal verb) alışmak, uyum sağlamak

Örnek:

It took me a while to get used to living in a new city.
Yeni bir şehirde yaşamaya alışmam biraz zaman aldı.

if it's okay with you

/ɪf ɪts oʊˈkeɪ wɪð ju/

(phrase) sizin için de uygunsa, eğer isterseniz

Örnek:

I'll leave a bit early today, if it's okay with you.
Sizin için de uygunsa bugün biraz erken çıkacağım.

in case of

/ɪn keɪs əv/

(phrase) durumunda, ihtimaline karşı

Örnek:

Take an umbrella in case of rain.
Yağmur ihtimaline karşı şemsiye al.

in rows

/ɪn roʊz/

(phrase) sıralar halinde, dizi dizi

Örnek:

The students sat in rows during the exam.
Öğrenciler sınav sırasında sıralar halinde oturdular.

item

/ˈaɪ.t̬əm/

(noun) öğe, madde, parça

Örnek:

Please check each item on the list.
Lütfen listedeki her öğeyi kontrol edin.

legal

/ˈliː.ɡəl/

(adjective) yasal, hukuki, kanuni

Örnek:

He sought legal advice from a lawyer.
Bir avukattan hukuki danışmanlık aldı.

let go

/let ɡoʊ/

(phrasal verb) bırakmak, salıvermek, unutmak

Örnek:

Don't let go of the rope!
İpi bırakma!

ruler

/ˈruː.lɚ/

(noun) hükümdar, yönetici, cetvel

Örnek:

The benevolent ruler was loved by all his subjects.
Hayırsever hükümdar tüm tebaası tarafından seviliyordu.

stop

/stɑːp/

(noun) durma, son, durak;

(verb) durdurmak, engellemek, durmak

Örnek:

The car came to a sudden stop.
Araba aniden durdu.

busy

/ˈbɪz.i/

(adjective) meşgul, yoğun, karmaşık;

(verb) meşgul etmek, oyalamak

Örnek:

I'm too busy to talk right now.
Şu an konuşamayacak kadar meşgulüm.

curriculum

/kəˈrɪk.jə.ləm/

(noun) müfredat, ders programı

Örnek:

The school is revising its curriculum to include more technology courses.
Okul, daha fazla teknoloji dersi eklemek için müfredatını gözden geçiriyor.

dress

/dres/

(noun) elbise;

(verb) giymek, giyinmek, hazırlamak

Örnek:

She wore a beautiful blue dress to the party.
Partiye güzel bir mavi elbise giydi.

enough

/əˈnʌf/

(determiner) yeterli, kadar;

(adverb) yeterince, kadar;

(pronoun) yeterli, yeteri kadar

Örnek:

Do we have enough food for everyone?
Herkes için yeterli yiyeceğimiz var mı?

finish

/ˈfɪn.ɪʃ/

(noun) bitiş, son, yüzey;

(verb) bitirmek, tamamlamak

Örnek:

We reached the finish line after a long race.
Uzun bir yarıştan sonra bitiş çizgisine ulaştık.

have a problem (in)

/hæv ə ˈprɑː.bləm ɪn/

(phrase) sorun yaşamak, zorluk çekmek

Örnek:

I have a problem in understanding his accent.
Onun aksanını anlama konusunda sorun yaşıyorum.

large

/lɑːrdʒ/

(adjective) büyük, geniş, kapsamlı;

(adverb) büyük ölçüde, geniş çapta

Örnek:

They live in a large house.
Büyük bir evde yaşıyorlar.

law firm

/ˈlɔː fɜːrm/

(noun) hukuk firması, avukatlık bürosu

Örnek:

She works for a prestigious law firm in the city.
Şehirdeki prestijli bir hukuk firmasında çalışıyor.

loudly

/ˈlaʊd.li/

(adverb) yüksek sesle, gürültülü bir şekilde, gösterişli

Örnek:

He shouted loudly to get her attention.
Onun dikkatini çekmek için yüksek sesle bağırdı.

plus

/plʌs/

(preposition) artı, ek olarak;

(noun) artı, avantaj;

(adverb) ayrıca, üstelik;

(adjective) artı, pozitif

Örnek:

Two plus two is four.
İki artı iki dört eder.

protect

/prəˈtekt/

(verb) korumak, muhafaza etmek

Örnek:

The ozone layer protects us from harmful UV rays.
Ozon tabakası bizi zararlı UV ışınlarından korur.

seldom

/ˈsel.dəm/

(adverb) nadiren, seyrek

Örnek:

She seldom goes out on weekdays.
Hafta içi nadiren dışarı çıkar.

theft

/θeft/

(noun) hırsızlık

Örnek:

The police are investigating the theft of a car.
Polis, bir araba hırsızlığını araştırıyor.

try

/traɪ/

(verb) denemek, çalışmak, test etmek;

(noun) deneme, çaba

Örnek:

I will try to finish the report by tomorrow.
Raporu yarına kadar bitirmeye çalışacağım.

witness

/ˈwɪt.nəs/

(noun) tanık, şahit, kanıt;

(verb) tanık olmak, şahit olmak, kanıtlamak

Örnek:

The police are looking for a witness to the robbery.
Polis soygunun bir tanığını arıyor.

write

/raɪt/

(verb) yazmak, bestelemek, kaleme almak

Örnek:

Please write your name clearly at the top of the form.
Lütfen adınızı formun üstüne açıkça yazın.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren