Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

1. Gün - İşsizlikten Kaçış İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'1. Gün - İşsizlikten Kaçış' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

achieve one's goal

/əˈtʃiːv wʌnz ɡoʊl/

(phrase) hedefine ulaşmak, amacına varmak

Örnek:

After years of hard work, she finally achieved her goal of becoming a doctor.
Yıllarca süren sıkı çalışmanın ardından, sonunda doktor olma hedefine ulaştı.

apprentice

/əˈpren.t̬ɪs/

(noun) çırak, stajyer;

(verb) çırak olarak çalıştırmak, eğitmek

Örnek:

She started her career as an apprentice carpenter.
Kariyerine çırak marangoz olarak başladı.

dress formally

/drɛs ˈfɔːr.mə.li/

(verb) resmi giyinmek, şık giyinmek

Örnek:

You need to dress formally for the awards ceremony.
Ödül töreni için resmi giyinmeniz gerekiyor.

dressed in suit

/drɛst ɪn sut/

(phrase) takım elbiseli

Örnek:

He arrived at the interview dressed in a suit.
Mülakata takım elbise giymiş bir şekilde geldi.

figure out

/ˈfɪɡ.jər aʊt/

(phrasal verb) çözmek, anlamak, bulmak

Örnek:

I need to figure out how to fix this computer.
Bu bilgisayarı nasıl tamir edeceğimi çözmem gerekiyor.

full time work

/fʊl taɪm wɜrk/

(noun) tam zamanlı iş

Örnek:

After graduating, she finally found full time work at a law firm.
Mezun olduktan sonra nihayet bir hukuk bürosunda tam zamanlı iş buldu.

job opportunity

/dʒɑːb ˌɑː.pɚˈtuː.nə.t̬i/

(noun) iş fırsatı, iş imkanı

Örnek:

The city offers many job opportunities in the technology sector.
Şehir, teknoloji sektöründe birçok iş fırsatı sunuyor.

job search

/dʒɑːb sɜːrtʃ/

(noun) iş arama

Örnek:

She spent several hours every day on her job search.
Her gün birkaç saatini iş arama sürecine ayırıyordu.

job seeker

/ˈdʒɑb ˌsiːkər/

(noun) iş arayan, işsiz

Örnek:

The career fair attracted many job seekers.
Kariyer fuarı birçok iş arayanı çekti.

lay out

/leɪ aʊt/

(phrasal verb) sermek, yaymak, planlamak

Örnek:

She laid out the map on the table.
Haritayı masanın üzerine serdi.

letter of recommendation

/ˈlɛtər əv ˌrɛkəmenˈdeɪʃən/

(noun) referans mektubu, tavsiye mektubu

Örnek:

I need a strong letter of recommendation for my graduate school application.
Yüksek lisans başvurum için güçlü bir referans mektubuna ihtiyacım var.

pay raise

/ˈpeɪ ˌreɪz/

(noun) maaş zammı, ücret artışı

Örnek:

I'm hoping for a pay raise this year.
Bu yıl bir maaş zammı bekliyorum.

practical experience

/ˈpræk.tɪ.kəl ɪkˈspɪr.i.əns/

(noun) pratik deneyim, uygulamalı deneyim

Örnek:

The internship provided valuable practical experience in the field.
Staj, alanda değerli pratik deneyim sağladı.

proof of employment

/pruːf əv ɪmˈplɔɪmənt/

(noun) istihdam kanıtı, çalışma belgesi

Örnek:

The bank required proof of employment before approving the loan.
Banka, krediyi onaylamadan önce istihdam kanıtı istedi.

reapply

/ˌriː.əˈplaɪ/

(verb) yeniden uygulamak, tekrar sürmek, yeniden başvurmak

Örnek:

You need to reapply sunscreen every two hours.
Güneş kremini her iki saatte bir yeniden sürmeniz gerekiyor.

recommendation letter

/ˌrek.ə.menˈdeɪ.ʃən ˈlet̬.ɚ/

(noun) referans mektubu, tavsiye mektubu

Örnek:

My professor wrote a strong recommendation letter for my grad school application.
Profesörüm lisansüstü başvurum için güçlü bir referans mektubu yazdı.

reference letter

/ˈrɛfərəns ˈlɛtər/

(noun) referans mektubu, tavsiye mektubu

Örnek:

I need to ask my former professor for a reference letter for my graduate school application.
Yüksek lisans başvurum için eski profesörümden bir referans mektubu istemem gerekiyor.

send off to

/sɛnd ɔf tu/

(phrasal verb) göndermek, yollamak

Örnek:

They decided to send off to their son to boarding school.
Oğullarını yatılı okula göndermeye karar verdiler.

set up an interview

/sɛt ʌp ən ˈɪntərˌvjuː/

(phrase) mülakat ayarlamak, röportaj düzenlemek

Örnek:

The HR department will set up an interview with the top candidates next week.
İK departmanı gelecek hafta en iyi adaylarla bir mülakat ayarlayacak.

take an examination

/teɪk ən ɪɡˌzæm.ɪˈneɪ.ʃən/

(phrase) sınava girmek, sınav olmak

Örnek:

Students will take an examination at the end of the semester.
Öğrenciler dönem sonunda sınava girecekler.

training center

/ˈtreɪ.nɪŋ ˌsen.t̬ɚ/

(noun) eğitim merkezi, antrenman merkezi

Örnek:

The company opened a new training center for its employees.
Şirket, çalışanları için yeni bir eğitim merkezi açtı.

waiting room

/ˈweɪtɪŋ ruːm/

(noun) bekleme odası

Örnek:

The doctor's waiting room was full of patients.
Doktorun bekleme odası hastalarla doluydu.

well-educated

/ˌwelˈedʒ.u.keɪ.tɪd/

(adjective) iyi eğitimli, eğitimli

Örnek:

She is a well-educated woman with a degree in literature.
Edebiyat diploması olan iyi eğitimli bir kadın.

workstation

/ˈwɝːkˌsteɪ.ʃən/

(noun) iş istasyonu, çalışma alanı

Örnek:

The engineer uses a high-performance workstation for complex simulations.
Mühendis, karmaşık simülasyonlar için yüksek performanslı bir iş istasyonu kullanır.

zealous

/ˈzel.əs/

(adjective) gayretli, hevesli, coşkulu

Örnek:

She is a zealous advocate for environmental protection.
Çevre koruma konusunda gayretli bir savunucudur.

cover letter

/ˈkʌv.ər ˌlet.ər/

(noun) ön yazı, başvuru mektubu

Örnek:

Always include a cover letter with your job application.
İş başvurunuza her zaman bir ön yazı ekleyin.

devoted

/dɪˈvoʊ.t̬ɪd/

(adjective) bağlı, sadık, adanmış

Örnek:

She is a devoted mother to her children.
Çocuklarına bağlı bir annedir.

energetic

/ˌen.ɚˈdʒet̬.ɪk/

(adjective) enerjik, dinamik

Örnek:

She is an energetic and enthusiastic teacher.
O enerjik ve hevesli bir öğretmen.

enthusiastic

/ɪnˌθuː.ziˈæs.tɪk/

(adjective) hevesli, coşkulu

Örnek:

She was very enthusiastic about her new job.
Yeni işi konusunda çok hevesliydi.

excel

/ɪkˈsel/

(verb) üstün olmak, başarılı olmak;

(trademark) Excel, Excel programı

Örnek:

She has always excelled in mathematics.
Matematikte her zaman üstün olmuştur.

exclude

/ɪkˈskluːd/

(verb) hariç tutmak, dışlamak, göz ardı etmek

Örnek:

The club decided to exclude members who hadn't paid their dues.
Kulüp, aidatlarını ödemeyen üyeleri hariç tutmaya karar verdi.

fluently

/ˈfluː.ənt.li/

(adverb) akıcı bir şekilde, rahatça

Örnek:

She speaks French fluently.
Fransızca'yı akıcı bir şekilde konuşuyor.

get through

/ɡet θruː/

(phrasal verb) atlatmak, üstesinden gelmek, ulaşmak

Örnek:

I don't know how I'm going to get through this week.
Bu haftayı nasıl atlatacağımı bilmiyorum.

match

/mætʃ/

(noun) maç, karşılaşma, kibrit;

(verb) eşleşmek, uymak, eşleştirmek

Örnek:

The football match ended in a draw.
Futbol maçı berabere bitti.

necessity

/nəˈses.ə.t̬i/

(noun) gereklilik, ihtiyaç, gereken şey

Örnek:

Food and water are basic necessities for survival.
Yiyecek ve su, hayatta kalmak için temel ihtiyaçlardır.

qualification

/ˌkwɑː.lə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) nitelik, diploma, yeterlilik

Örnek:

She has excellent academic qualifications.
Mükemmel akademik niteliklere sahip.

relevant

/ˈrel.ə.vənt/

(adjective) ilgili, uygun, alakalı

Örnek:

Please provide all relevant documents for the case.
Lütfen dava için tüm ilgili belgeleri sağlayın.

sign up for

/saɪn ʌp fɔːr/

(phrasal verb) kaydolmak, yazılmak

Örnek:

I decided to sign up for a yoga class.
Bir yoga dersine kaydolmaya karar verdim.

talented

/ˈtæl.ən.t̬ɪd/

(adjective) yetenekli, kabiliyetli

Örnek:

She is a very talented musician.
Çok yetenekli bir müzisyen.

visiting

/ˈvɪz.ɪ.t̬ɪŋ/

(noun) ziyaret;

(verb) ziyaret etmek;

(adjective) ziyaretçi, misafir

Örnek:

We enjoyed our visiting to the museum.
Müzeye ziyaretimizden keyif aldık.

workforce

/ˈwɝːk.fɔːrs/

(noun) işgücü, çalışanlar, personel

Örnek:

The company is looking to expand its workforce by 20%.
Şirket, işgücünü %20 oranında genişletmeyi hedefliyor.

address the audience

/əˈdres ðə ˈɔː.di.əns/

(phrase) dinleyicilere hitap etmek, izleyicilere konuşmak

Örnek:

The CEO will address the audience at the annual conference.
CEO, yıllık konferansta dinleyicilere hitap edecek.

be influenced by appearance

/bi ˈɪnfluənst baɪ əˈpɪərəns/

(phrase) görünüşten etkilenmek, dış görünüşe aldanmak

Örnek:

It's easy to be influenced by appearance when choosing a book, but the content is what truly matters.
Bir kitap seçerken görünüşten etkilenmek kolaydır, ancak asıl önemli olan içeriktir.

bilingual

/baɪˈlɪŋ.ɡwəl/

(adjective) iki dilli;

(noun) iki dilli kişi

Örnek:

She is bilingual in English and Spanish.
İngilizce ve İspanyolca iki dillidir.

curriculum vitae

/kəˌrɪk.jə.ləm ˈvaɪ.taɪ/

(noun) özgeçmiş, CV

Örnek:

Please submit your curriculum vitae along with your application.
Lütfen başvurunuzla birlikte özgeçmişinizi gönderin.

diploma

/dɪˈploʊ.mə/

(noun) diploma

Örnek:

She received her diploma after four years of hard work.
Dört yıllık sıkı çalışmanın ardından diplomasını aldı.

endurance

/ɪnˈdʊr.əns/

(noun) dayanıklılık, tahammül, sebat

Örnek:

Running a marathon requires great physical endurance.
Maraton koşmak büyük fiziksel dayanıklılık gerektirir.

external

/ɪkˈstɝː.nəl/

(adjective) dış, harici

Örnek:

The building's external walls are made of brick.
Binanın dış duvarları tuğladan yapılmıştır.

fluency

/ˈfluː.ən.si/

(noun) akıcılık, fasihlik, pürüzsüzlük

Örnek:

Her fluency in French impressed everyone.
Fransızca akıcılığı herkesi etkiledi.

fluent in

/ˈfluː.ənt ɪn/

(phrase) akıcı, bir dile hakim

Örnek:

She is fluent in five different languages.
Beş farklı dili akıcı bir şekilde konuşuyor.

human resources

/ˌhjuː.mən ˈriː.sɔːr.sɪz/

(noun) insan kaynakları, İK, personel

Örnek:

She works in the human resources department.
İnsan kaynakları departmanında çalışıyor.

improperly

/ɪmˈprɑː.pɚ.li/

(adverb) uygunsuz bir şekilde, yanlış, hatalı

Örnek:

The machine was installed improperly and kept breaking down.
Makine yanlış kurulmuştu ve sürekli bozuluyordu.

in a positive manner

/ɪn ə ˈpɑzətɪv ˈmænər/

(phrase) olumlu bir şekilde, pozitif olarak

Örnek:

She always approaches challenges in a positive manner.
Zorluklara her zaman olumlu bir şekilde yaklaşır.

in the field of

/ɪn ðə fiːld ʌv/

(phrase) alanında, dalında

Örnek:

She is a leading expert in the field of medicine.
Tıp alanında önde gelen bir uzmandır.

inexperience

/ˌɪn.ɪkˈspɪr.i.əns/

(noun) deneyimsizlik

Örnek:

His inexperience in leadership led to several mistakes.
Liderlikteki deneyimsizliği birkaç hataya yol açtı.

lack confidence

/læk ˈkɑnfɪdəns/

(phrase) özgüven eksikliği yaşamak, kendine güvenmemek

Örnek:

He tends to lack confidence when speaking in front of large groups.
Büyük gruplar önünde konuşurken özgüven eksikliği yaşama eğilimindedir.

make A a regular habit

/meɪk eɪ ə ˈreɡjələr ˈhæbɪt/

(idiom) düzenli bir alışkanlık haline getirmek

Örnek:

You should make exercise a regular habit to stay healthy.
Sağlıklı kalmak için egzersiz yapmayı düzenli bir alışkanlık haline getirmelisin.

make a commitment to

/meɪk ə kəˈmɪt.mənt tuː/

(phrase) bağlılık göstermek, taahhüt etmek

Örnek:

The company decided to make a commitment to reducing its carbon footprint.
Şirket, karbon ayak izini azaltmaya karar verdi.

make a point of

/meɪk ə pɔɪnt ʌv/

(idiom) önemsemek, mutlaka yapmak

Örnek:

She always makes a point of thanking her team members.
Ekip üyelerine teşekkür etmeyi her zaman önemser.

manpower

/ˈmæn.paʊ.ɚ/

(noun) işgücü, personel, insan gücü

Örnek:

The company is facing a shortage of skilled manpower.
Şirket, vasıflı işgücü sıkıntısı çekiyor.

master's degree

/ˈmæs.tɚz dɪˌɡriː/

(noun) yüksek lisans, master derecesi

Örnek:

She is currently pursuing a master's degree in engineering.
Şu anda mühendislik alanında yüksek lisans yapıyor.

novice

/ˈnɑː.vɪs/

(noun) acemi, yeni başlayan

Örnek:

He's a complete novice when it comes to coding.
Kodlama konusunda tam bir acemi.

paycheck

/ˈpeɪ.tʃek/

(noun) maaş çeki, maaş

Örnek:

I just received my paycheck.
Az önce maaş çekimi aldım.

self-motivation

/ˌself.moʊ.tɪˈveɪ.ʃən/

(noun) öz motivasyon, kendi kendini motive etme

Örnek:

Success in online learning requires a high degree of self-motivation.
Çevrimiçi öğrenmede başarı, yüksek derecede öz motivasyon gerektirir.

send a notification

/sɛnd ə ˌnoʊ.t̬ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(phrase) bildirim göndermek

Örnek:

The app will send a notification when your order is ready.
Siparişiniz hazır olduğunda uygulama bir bildirim gönderecek.

vacancy

/ˈveɪ.kən.si/

(noun) açık, boş pozisyon, boşluk

Örnek:

There is a vacancy for a sales assistant.
Satış asistanı için bir açık var.

wanted

/ˈwɑːn.t̬ɪd/

(adjective) aranan, istenilen, gerekli;

(past participle) istedi

Örnek:

The police issued a warrant for the wanted criminal.
Polis, aranan suçlu için tutuklama emri çıkardı.

work history

/wɝːk ˈhɪs.tər.i/

(noun) iş geçmişi, çalışma geçmişi

Örnek:

The recruiter asked for a detailed work history during the interview.
İşe alım uzmanı mülakat sırasında ayrıntılı bir iş geçmişi istedi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren