Avatar of Vocabulary Set Yaşamın evreleri

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Yaşamın evreleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Yaşamın evreleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

adolescence

/ˌæd.əˈles.əns/

(noun) ergenlik

Örnek:

During adolescence, teenagers experience significant physical and emotional changes.
Ergenlik döneminde gençler önemli fiziksel ve duygusal değişiklikler yaşarlar.

adolescent

/ˌæd.əˈles.ənt/

(noun) ergen, genç;

(adjective) ergenlik, gençlik

Örnek:

The book is aimed at young adolescents.
Kitap genç ergenlere yöneliktir.

youth

/juːθ/

(noun) gençlik, gençler, genç adam

Örnek:

He spent his youth playing football.
Gençliğini futbol oynayarak geçirdi.

youthful

/ˈjuːθ.fəl/

(adjective) genç, gençlik dolu, gençlere özgü

Örnek:

She has maintained her youthful appearance even in her fifties.
Elli yaşlarında bile genç görünümünü korudu.

adulthood

/ˈæd.ʌlt.hʊd/

(noun) yetişkinlik, erginlik

Örnek:

She reached adulthood and started her own business.
Yetişkinliğe ulaştı ve kendi işini kurdu.

boyhood

/ˈbɔɪ.hʊd/

(noun) çocukluk, oğlanlık dönemi

Örnek:

He spent his boyhood in the countryside.
Çocukluğunu kırsalda geçirdi.

girlhood

/ˈɡɝːl.hʊd/

(noun) kızlık dönemi, kızlık çağı

Örnek:

She spent her girlhood in a small town.
Kızlık dönemini küçük bir kasabada geçirdi.

infancy

/ˈɪn.fən.si/

(noun) bebeklik, çocukluk, başlangıç aşaması

Örnek:

During infancy, babies learn to recognize faces and voices.
Bebeklik döneminde bebekler yüzleri ve sesleri tanımayı öğrenirler.

infant

/ˈɪn.fənt/

(noun) bebek, yeni doğan;

(adjective) bebek, ilk, başlangıç

Örnek:

The infant slept peacefully in its crib.
Bebek beşiğinde huzur içinde uyudu.

maturity

/məˈtʃʊr.ə.t̬i/

(noun) olgunluk, vade

Örnek:

She showed great maturity in handling the difficult situation.
Zor durumu ele alırken büyük bir olgunluk gösterdi.

premature

/ˌpriː.məˈtʃʊr/

(adjective) prematüre, erken

Örnek:

The baby was born premature, at only 30 weeks.
Bebek sadece 30 haftalıkken prematüre doğdu.

teens

/tiːnz/

(plural noun) gençlik yılları, ergenlik, onlu sayılar (13-19)

Örnek:

She spent her teens living abroad.
Gençlik yıllarını yurt dışında yaşayarak geçirdi.

midlife crisis

/ˌmɪd.laɪf ˈkraɪ.sɪs/

(noun) orta yaş krizi

Örnek:

He bought a sports car as a response to his midlife crisis.
Orta yaş krizine tepki olarak bir spor araba aldı.

anniversary

/ˌæn.əˈvɝː.sɚ.i/

(noun) yıl dönümü, sene-i devriye

Örnek:

Today marks the 50th anniversary of the company's founding.
Bugün şirketin kuruluşunun 50. yıl dönümü.

burial

/ˈber.i.əl/

(noun) gömme, cenaze, gömü alanı

Örnek:

The family arranged a private burial for their loved one.
Aile, sevdikleri için özel bir cenaze töreni düzenledi.

childbirth

/ˈtʃaɪld.bɝːθ/

(noun) doğum, çocuk doğurma

Örnek:

She experienced a long and difficult childbirth.
Uzun ve zorlu bir doğum yaşadı.

pregnancy

/ˈpreɡ.nən.si/

(noun) hamilelik

Örnek:

She announced her pregnancy to her family.
Ailesine hamileliğini duyurdu.

elder

/ˈel.dɚ/

(adjective) daha yaşlı, büyük;

(noun) yaşlı, ileri gelen

Örnek:

My elder sister always looks out for me.
Büyük ablam her zaman bana göz kulak olur.

engagement

/ɪnˈɡeɪdʒ.mənt/

(noun) nişan, randevu, taahhüt

Örnek:

They announced their engagement at the party.
Partide nişanlarını duyurdular.

funeral

/ˈfjuː.nɚ.əl/

(noun) cenaze, cenaze töreni

Örnek:

The family held a private funeral for their loved one.
Aile, sevdikleri için özel bir cenaze töreni düzenledi.

juvenile

/ˈdʒuː.və.nəl/

(noun) genç, çocuk;

(adjective) gençlik, çocuklara ait, çocukça

Örnek:

The court deals with both adult and juvenile offenders.
Mahkeme hem yetişkin hem de çocuk suçlularla ilgilenir.

underage

/ˌʌn.dɚˈeɪdʒ/

(adjective) reşit olmayan, küçük yaşta

Örnek:

It is illegal to sell alcohol to underage people.
Reşit olmayan kişilere alkol satmak yasa dışıdır.

widow

/ˈwɪd.oʊ/

(noun) dul kadın;

(verb) dul bırakmak

Örnek:

After her husband's passing, she became a widow.
Kocasının vefatından sonra dul kaldı.

widower

/ˈwɪd.oʊ.ɚ/

(noun) dul erkek

Örnek:

After his wife passed away, he became a widower.
Karısı vefat ettikten sonra dul kaldı.

orphan

/ˈɔːr.fən/

(noun) yetim;

(verb) yetim bırakmak;

(adjective) yetim

Örnek:

The war left many children as orphans.
Savaş birçok çocuğu yetim bıraktı.

elderly

/ˈel.dɚ.li/

(adjective) yaşlı, ihtiyar;

(plural noun) yaşlılar, ihtiyarlar

Örnek:

The elderly couple enjoyed a quiet walk in the park.
Yaşlı çift parkta sessiz bir yürüyüşün tadını çıkardı.

maternity leave

/məˈtɜːr.nə.t̬i liːv/

(noun) doğum izni

Örnek:

She is currently on maternity leave and will return to work next month.
Şu anda doğum izninde ve gelecek ay işe dönecek.

middle-aged

/ˌmɪd.əlˈeɪdʒd/

(adjective) orta yaşlı, orta yaş

Örnek:

My parents are both middle-aged.
Annem ve babam ikisi de orta yaşlı.

pass away

/pæs əˈweɪ/

(phrasal verb) vefat etmek, ölmek

Örnek:

His grandmother passed away peacefully in her sleep.
Büyükannesi uykusunda huzur içinde vefat etti.

retirement

/rɪˈtaɪr.mənt/

(noun) emeklilik, inziva, emeklilik dönemi

Örnek:

He is looking forward to his retirement next year.
Gelecek yılki emekliliğini dört gözle bekliyor.

senior

/ˈsiː.njɚ/

(noun) kıdemli, yaşlı, son sınıf öğrencisi;

(adjective) yaşlı, kıdemli, üst düzey

Örnek:

She is a senior manager in the company.
Şirkette kıdemli bir yöneticidir.

toddler

/ˈtɑːd.lɚ/

(noun) yeni yürümeye başlayan çocuk, küçük çocuk

Örnek:

The toddler took his first steps today.
Yeni yürümeye başlayan çocuk bugün ilk adımlarını attı.

grown-up

/ˈɡroʊn.ʌp/

(noun) yetişkin, erişkin;

(adjective) yetişkin, olgun

Örnek:

When you're a grown-up, you can make your own decisions.
Bir yetişkin olduğunda, kendi kararlarını verebilirsin.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren