Avatar of Vocabulary Set Alışveriş

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Alışveriş Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Alışveriş' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

bargain

/ˈbɑːr.ɡɪn/

(noun) fırsat, kelepçe, anlaşma;

(verb) pazarlık etmek, anlaşmak

Örnek:

The new car was a real bargain at that price.
Yeni araba o fiyata gerçek bir fırsattı.

barter

/ˈbɑːr.t̬ɚ/

(verb) takas etmek, değiş tokuş etmek;

(noun) takas, değiş tokuş

Örnek:

They used to barter furs for tools.
Eskiden kürkleri aletlerle takas ederlerdi.

haggle

/ˈhæɡ.əl/

(verb) pazarlık etmek, tartışmak;

(noun) pazarlık, tartışma

Örnek:

She spent an hour haggling over the price of a rug.
Bir halının fiyatı üzerinde bir saat pazarlık yaptı.

shortchange

/ˌʃɔːrtˈtʃeɪndʒ/

(verb) eksik para üstü vermek, haksızlık etmek, mahrum bırakmak

Örnek:

The cashier accidentally shortchanged me by five dollars.
Kasiyer yanlışlıkla bana beş dolar eksik para üstü verdi.

complimentary

/ˌkɑːm.pləˈmen.t̬ɚ.i/

(adjective) iltifat edici, övgü dolu, ücretsiz

Örnek:

She made some complimentary remarks about his performance.
Performansı hakkında bazı iltifat edici yorumlar yaptı.

exorbitant

/eɡˈzːɔr.bə.t̬ənt/

(adjective) fahiş, aşırı, ölçüsüz

Örnek:

The hotel charged an exorbitant price for a small room.
Otel küçük bir oda için fahiş bir fiyat talep etti.

gratis

/ˈɡræt̬.ɪs/

(adverb) ücretsiz, bedava;

(adjective) ücretsiz, bedava

Örnek:

The software is available gratis for download.
Yazılım ücretsiz olarak indirilebilir.

denomination

/dɪˌnɑː.məˈneɪ.ʃən/

(noun) mezhep, tarikat, banknot

Örnek:

People of all denominations are welcome here.
Tüm mezheplerden insanlar buraya davetlidir.

markup

/ˈmɑːrk.ʌp/

(noun) kâr marjı, fiyat artışı, işaretleme;

(verb) işaretlemek, etiketlemek

Örnek:

The store applies a 20% markup on all imported items.
Mağaza, tüm ithal ürünlere %20 kâr marjı uygular.

spree

/spriː/

(noun) çılgınlık, cümbüş, eğlence

Örnek:

They went on a shopping spree and bought many new clothes.
Alışveriş çılgınlığına çıktılar ve birçok yeni kıyafet aldılar.

token

/ˈtoʊ.kən/

(noun) nişane, sembol, jeton;

(adjective) sembolik, göstermelik

Örnek:

This gift is a token of my appreciation.
Bu hediye, takdirimin bir nişanesidir.

voucher

/ˈvaʊ.tʃɚ/

(noun) kupon, fiş, makbuz;

(verb) doğrulamak, onaylamak

Örnek:

I have a discount voucher for the new restaurant.
Yeni restoran için indirim kuponum var.

bodega

/boʊˈdeɪ.ɡə/

(noun) bakkal, şarap mahzeni, şarap evi

Örnek:

I'm going to the bodega to get some milk and bread.
Süt ve ekmek almak için bakkala gidiyorum.

boutique

/buːˈtiːk/

(noun) butik, moda mağazası, uzmanlaşmış;

(adjective) butik, özel

Örnek:

She bought her wedding dress from a charming bridal boutique.
Gelinliğini büyüleyici bir gelinlik butiğinden aldı.

delicatessen

/ˌdel.ə.kəˈtes.ən/

(noun) şarküteri, gurme dükkanı, şarküteri bölümü

Örnek:

We bought some gourmet cheeses at the local delicatessen.
Yerel şarküteriden gurme peynirler aldık.

emporium

/ɪmˈpɔːr.i.əm/

(noun) büyük mağaza, ticaret merkezi

Örnek:

The new department store is a veritable shopping emporium.
Yeni mağaza gerçek bir alışveriş merkezi.

kiosk

/ˈkiː.ɑːsk/

(noun) büfe, kiosk, bilgi kiosku

Örnek:

I bought a newspaper from the kiosk.
Büfeden bir gazete aldım.

Laundromat

/ˈlɑːn.droʊ.mæt/

(noun) çamaşırhane, otomatik çamaşırhane

Örnek:

I need to go to the laundromat because my washing machine is broken.
Çamaşır makinem bozulduğu için çamaşırhaneye gitmem gerekiyor.

off-licence

/ˈɔːfˌlaɪ.səns/

(noun) tekel bayii, içki dükkanı

Örnek:

I'm just going to the off-licence to get some wine.
Şarap almak için tekel bayisine gidiyorum.

parlor

/ˈpɑːr.lɚ/

(noun) salon, oturma odası, dükkan

Örnek:

We gathered in the parlor for an evening of conversation.
Sohbet etmek için salonda toplandık.

pawnshop

/ˈpɑːn.ʃɑːp/

(noun) rehinci, rehin dükkanı

Örnek:

He had to sell his watch at a pawnshop to pay the rent.
Kirayı ödemek için saatini bir rehinciye satmak zorunda kaldı.

plaza

/ˈplɑː.zə/

(noun) meydan, alışveriş merkezi, plaza

Örnek:

We met at the main plaza in the city center.
Şehir merkezindeki ana meydanda buluştuk.

precinct

/ˈpriː.sɪŋkt/

(noun) bölge, semt, seçim bölgesi

Örnek:

The police station serves the entire precinct.
Polis karakolu tüm bölgeye hizmet vermektedir.

proprietor

/prəˈpraɪə.t̬ɚ/

(noun) sahip, işletmeci

Örnek:

The hotel proprietor greeted us warmly upon arrival.
Otel sahibi varışımızda bizi sıcak bir şekilde karşıladı.

spendthrift

/ˈspend.θrɪft/

(noun) savurgan, müsrif;

(adjective) savurgan, müsrif

Örnek:

He was a spendthrift who managed to blow through his entire inheritance in a year.
Bütün mirasını bir yıl içinde tüketmeyi başaran bir savurgandı.

vendor

/ˈven.dɚ/

(noun) satıcı, tedarikçi

Örnek:

The street vendor was selling hot dogs and pretzels.
Sokak satıcısı sosisli sandviç ve simit satıyordu.

wet market

/wet ˈmɑːr.kɪt/

(noun) semt pazarı, taze gıda pazarı

Örnek:

She prefers to buy fresh fish at the local wet market.
Taze balığı yerel semt pazarından almayı tercih ediyor.

wholesale

/ˈhoʊl.seɪl/

(adverb) toptan, toptan satış, tamamen;

(adjective) toptan;

(noun) toptan satış, toptancılık

Örnek:

The company deals wholesale in electronic components.
Şirket elektronik bileşenlerde toptan satış yapmaktadır.

toiletries

/ˈtɔɪ.lə.triz/

(plural noun) tuvalet malzemeleri, kişisel bakım ürünleri

Örnek:

Don't forget to pack your toiletries for the trip.
Seyahat için tuvalet malzemelerinizi paketlemeyi unutmayın.

white goods

/waɪt ɡʊdz/

(plural noun) beyaz eşya

Örnek:

The store is offering a discount on all white goods this weekend.
Mağaza bu hafta sonu tüm beyaz eşyalarda indirim sunuyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren