Avatar of Vocabulary Set Siyaset

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Siyaset Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Siyaset' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

candidacy

/ˈkæn.dɪ.də.si/

(noun) adaylık

Örnek:

Her candidacy for mayor was announced last week.
Belediye başkanlığı adaylığı geçen hafta açıklandı.

electoral

/iˈlek.tɚ.əl/

(adjective) seçim

Örnek:

The country is preparing for a major electoral reform.
Ülke büyük bir seçim reformuna hazırlanıyor.

parliamentary

/ˌpɑːr.ləˈmen.t̬ɚ.i/

(adjective) parlamenter

Örnek:

The government introduced new parliamentary reforms.
Hükümet yeni parlamenter reformlar başlattı.

congressional

/kəŋˈɡreʃ.ən.əl/

(adjective) kongreye ait, parlamenter

Örnek:

The committee held a congressional hearing on the new bill.
Komite, yeni yasa tasarısı hakkında bir kongre duruşması düzenledi.

electoral college

/iˈlektərəl ˈkɑːlɪdʒ/

(noun) Seçiciler Kurulu

Örnek:

The candidate won the popular vote but lost the Electoral College.
Aday halk oylamasını kazandı ancak Seçiciler Kurulu'nu kaybetti.

constituency

/kənˈstɪtʃ.u.ən.si/

(noun) seçim bölgesi, seçmenler, müşteri kitlesi

Örnek:

The candidate visited every town in his constituency.
Aday, seçim bölgesindeki her kasabayı ziyaret etti.

absentee ballot

/ˌæb.sənˈtiː ˈbæl.ət/

(noun) gıyabi oy pusulası, mektupla oy pusulası

Örnek:

I won't be in town on election day, so I requested an absentee ballot.
Seçim günü şehirde olmayacağım, bu yüzden gıyabi oy pusulası talep ettim.

chancellor

/ˈtʃæn.səl.ɚ/

(noun) şansölye, bakan, rektör

Örnek:

The Chancellor of Germany met with the President.
Almanya Şansölyesi Başkan ile görüştü.

activism

/ˈæk.tɪ.vɪ.zəm/

(noun) aktivizm

Örnek:

Her activism led to significant changes in environmental policy.
Aktivizmi, çevre politikasında önemli değişikliklere yol açtı.

coalition

/koʊ.əˈlɪʃ.ən/

(noun) koalisyon, ittifak

Örnek:

The two parties formed a coalition government.
İki parti bir koalisyon hükümeti kurdu.

referendum

/ˌref.əˈren.dəm/

(noun) referandum, halk oylaması

Örnek:

The country held a referendum on joining the European Union.
Ülke, Avrupa Birliği'ne katılma konusunda bir referandum düzenledi.

inauguration

/ɪˌnɑː.ɡjəˈreɪ.ʃən/

(noun) açılış, başlatma, kuruluş

Örnek:

The inauguration of the new high-speed rail line will revolutionize travel.
Yeni yüksek hızlı tren hattının açılışı seyahati devrim niteliğinde değiştirecek.

bilateral

/ˌbaɪˈlæt̬.ɚ.əl/

(adjective) ikili, çift taraflı, iki taraflı

Örnek:

The two countries signed a bilateral agreement.
İki ülke ikili bir anlaşma imzaladı.

capitol

/ˈkæp.ə.t̬əl/

(noun) Kongre Binası, eyalet parlamento binası

Örnek:

The US Capitol building is a symbol of American democracy.
ABD Kongre Binası Amerikan demokrasisinin bir sembolüdür.

apolitical

/ˌeɪ.pəˈlɪt̬.ɪ.kəl/

(adjective) apolitik, siyaset dışı

Örnek:

She has always been completely apolitical and never votes.
Her zaman tamamen apolitik olmuştur ve asla oy kullanmaz.

autonomy

/ɑːˈtɑː.nə.mi/

(noun) özerklik, kendi kendini yönetme, bağımsızlık

Örnek:

The region was granted full autonomy.
Bölgeye tam özerklik verildi.

autonomous

/ɑːˈtɑː.nə.məs/

(adjective) özerk, bağımsız, otonom

Örnek:

The region was granted autonomous status.
Bölgeye özerk statü verildi.

secularism

/ˈsek.jə.lər.ɪ.zəm/

(noun) laiklik, sekülarizm

Örnek:

The country's constitution is based on the principles of secularism.
Ülkenin anayasası laiklik ilkelerine dayanmaktadır.

capitalism

/ˈkæp.ə.t̬əl.ɪ.zəm/

(noun) kapitalizm

Örnek:

Many argue that capitalism promotes innovation and economic growth.
Birçok kişi kapitalizmin yeniliği ve ekonomik büyümeyi teşvik ettiğini savunuyor.

liberalism

/ˈlɪb.ər.əl.ɪ.zəm/

(noun) liberalizm, sosyal liberalizm

Örnek:

The rise of liberalism in the 18th century challenged traditional monarchies.
18. yüzyılda liberalizmin yükselişi geleneksel monarşileri zorladı.

colonialism

/kəˈloʊ.ni.ə.lɪ.zəm/

(noun) sömürgecilik, kolonyalizm

Örnek:

The history of the region was deeply shaped by European colonialism.
Bölgenin tarihi, Avrupa sömürgeciliği tarafından derinden şekillendirilmiştir.

isolationism

/ˌaɪ.səlˈeɪ.ʃən.ɪ.zəm/

(noun) izolasyonizm, yalnızcılık

Örnek:

The country's strict isolationism kept it out of the global conflict.
Ülkenin katı izolasyonizmi onu küresel çatışmanın dışında tuttu.

populism

/ˈpɑː.pjə.lɪ.zəm/

(noun) popülizm

Örnek:

The rise of populism has reshaped political landscapes across the globe.
Popülizmin yükselişi dünya genelindeki siyasi manzaraları yeniden şekillendirdi.

fascism

/ˈfæʃ.ɪ.zəm/

(noun) faşizm

Örnek:

The rise of fascism in the 20th century led to devastating wars.
20. yüzyılda faşizmin yükselişi yıkıcı savaşlara yol açtı.

oligarchy

/ˈɑː.lɪ.ɡɑːr.ki/

(noun) oligarşi

Örnek:

The country was ruled by a powerful oligarchy.
Ülke güçlü bir oligarşi tarafından yönetiliyordu.

feudalism

/ˈfjuː.dəl.ɪ.zəm/

(noun) feodalizm, derebeylik

Örnek:

The rise of feudalism shaped the political landscape of medieval Europe.
Feodalizmin yükselişi, orta çağ Avrupası'nın siyasi manzarasını şekillendirdi.

idealism

/aɪˈdiː.ə.lɪ.zəm/

(noun) idealizm

Örnek:

His youthful idealism led him to believe he could change the world.
Gençlik idealizmi onu dünyayı değiştirebileceğine inandırdı.

demagogue

/ˈdem.ə.ɡɑːɡ/

(noun) demagog, halk avcısı

Örnek:

The candidate was accused of being a demagogue, stirring up fear and resentment among the populace.
Aday, halk arasında korku ve hoşnutsuzluk uyandıran bir demagog olmakla suçlandı.

confederation

/kənˌfed.əˈreɪ.ʃən/

(noun) konfederasyon, birlik

Örnek:

The European Union is a complex confederation of states.
Avrupa Birliği, devletlerin karmaşık bir konfederasyonudur.

federation

/ˌfed.əˈreɪ.ʃən/

(noun) federasyon, birlik

Örnek:

The country is a federation of several independent states.
Ülke, birkaç bağımsız devletin bir federasyonudur.

fanatic

/fəˈnæt̬.ɪk/

(noun) fanatik, bağnaz, tutkun;

(adjective) fanatik, aşırı

Örnek:

He was a religious fanatic who believed the end of the world was near.
Dünyanın sonunun yakın olduğuna inanan dindar bir fanatikti.

nationalism

/ˈnæʃ.ən.əl.ɪ.zəm/

(noun) milliyetçilik, ulusçuluk, bağımsızlıkçılık

Örnek:

The rise of nationalism led to increased tensions between the neighboring countries.
Milliyetçiliğin yükselişi, komşu ülkeler arasındaki gerilimin artmasına neden oldu.

federalism

/ˈfed.ɚ.əl.ɪ.zəm/

(noun) federalizm

Örnek:

The country adopted federalism to balance regional autonomy with national unity.
Ülke, bölgesel özerkliği ulusal birlikle dengelemek için federalizmi benimsedi.

imperialism

/ɪmˈpɪr.i.ə.lɪ.zəm/

(noun) emperyalizm, yayılmacılık

Örnek:

The history of the 19th century was dominated by European imperialism.
19. yüzyıl tarihine Avrupa emperyalizmi hakimdi.

lobby

/ˈlɑː.bi/

(noun) lobi, çıkar grubu, bekleme salonu;

(verb) lobi yapmak, etkilemek

Örnek:

The gun lobby is very powerful in this country.
Silah lobisi bu ülkede çok güçlü.

nonpartisan

/ˌnɑːnˈpɑːr.t̬ə.zən/

(adjective) tarafsız, siyaset dışı

Örnek:

The committee provides nonpartisan advice to the government.
Komite, hükümete tarafsız tavsiyelerde bulunuyor.

rally

/ˈræl.i/

(noun) miting, toplantı, gösteri;

(verb) toparlanmak, bir araya gelmek, canlanmak

Örnek:

Thousands attended the political rally.
Binlerce kişi siyasi mitinge katıldı.

utopia

/juːˈtoʊ.pi.ə/

(noun) ütopya

Örnek:

They dreamed of creating a socialist utopia.
Sosyalist bir ütopya yaratmayı hayal ettiler.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren