Avatar of Vocabulary Set Anormal ve Mantıksız

Matematik ve Mantık için SAT Kelime Bilgisi İçinde Anormal ve Mantıksız Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Matematik ve Mantık için SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Anormal ve Mantıksız' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

coincidental

/koʊˌɪn.səˈden.t̬əl/

(adjective) tesadüfi, rastlantısal

Örnek:

Any resemblance to actual persons is purely coincidental.
Gerçek kişilerle olan herhangi bir benzerlik tamamen tesadüfidir.

exotic

/ɪɡˈzɑː.t̬ɪk/

(adjective) egzotik, yabancı, sıra dışı

Örnek:

She loves to travel and experience exotic cultures.
Seyahat etmeyi ve egzotik kültürleri deneyimlemeyi sever.

quaint

/kweɪnt/

(adjective) şirin, otantik, antika

Örnek:

We stayed in a quaint little cottage by the sea.
Deniz kenarında otantik ve şirin küçük bir kulübede kaldık.

eccentric

/ɪkˈsen.trɪk/

(noun) eksantrik, tuhaf kişi;

(adjective) eksantrik, tuhaf, garip

Örnek:

My neighbor is a bit of an eccentric, always wearing mismatched socks.
Komşum biraz eksantrik, hep farklı çoraplar giyer.

accidental

/ˌæk.səˈden.t̬əl/

(adjective) tesadüfi, kazara;

(noun) arıza

Örnek:

Their meeting was purely accidental.
Tanışmaları tamamen tesadüfiydi.

sporadic

/spəˈræd.ɪk/

(adjective) düzensiz, aralıklı, dağınık

Örnek:

The power outages were sporadic, making it difficult to plan.
Elektrik kesintileri düzensizdi, bu da planlamayı zorlaştırıyordu.

deviant

/ˈdiː.vi.ənt/

(adjective) sapık, anormal;

(noun) sapık, anormal kişi

Örnek:

His behavior was considered deviant by the community.
Davranışı toplum tarafından sapıkça kabul edildi.

atypical

/ˌeɪˈtɪp.ɪ.kəl/

(adjective) atipik, alışılmadık

Örnek:

His response was atypical of his usual calm demeanor.
Tepkisi, her zamanki sakin tavrına aykırıydı.

distinctive

/dɪˈstɪŋk.tɪv/

(adjective) ayırt edici, belirgin, özgün

Örnek:

The artist has a very distinctive style.
Sanatçının çok ayırt edici bir tarzı var.

newfangled

/ˌnuːˈfæŋ.ɡəld/

(adjective) yeni icat, yeni moda

Örnek:

I don't understand all these newfangled gadgets.
Bu yeni icat aletlerin hiçbirini anlamıyorum.

bizarre

/bəˈzɑːr/

(adjective) tuhaf, acayip, garip

Örnek:

The artist's latest work is truly bizarre.
Sanatçının son eseri gerçekten tuhaf.

unprecedented

/ʌnˈpres.ə.den.t̬ɪd/

(adjective) benzeri görülmemiş, emsalsiz

Örnek:

The company achieved unprecedented growth last quarter.
Şirket geçen çeyrekte benzeri görülmemiş bir büyüme kaydetti.

unparalleled

/ʌnˈper.əl.eld/

(adjective) eşsiz, benzersiz, emniyetsiz

Örnek:

Her dedication to the project was unparalleled.
Projeye olan bağlılığı eşsizdi.

idiosyncratic

/ˌɪd.i.ə.sɪŋˈkræt̬.ɪk/

(adjective) kendine özgü, ayrıksı, tuhaf

Örnek:

His writing style is highly idiosyncratic, full of unusual metaphors.
Yazım tarzı oldukça kendine özgü, alışılmadık metaforlarla dolu.

infrequent

/ɪnˈfriː.kwənt/

(adjective) seyrek, nadir

Örnek:

Bus services are infrequent on Sundays.
Pazar günleri otobüs seferleri seyrek.

abnormal

/æbˈnɔːr.məl/

(adjective) anormal, olağandışı

Örnek:

The patient's blood test results were abnormal.
Hastanın kan testi sonuçları anormaldi.

improbably

/ɪmˈprɑː.bə.bli/

(adverb) beklenmedik bir şekilde, olmayacak bir biçimde

Örnek:

The team improbably won the championship after a terrible start.
Takım, korkunç bir başlangıcın ardından beklenmedik bir şekilde şampiyonluğu kazandı.

occasionally

/əˈkeɪ.ʒən.əl.i/

(adverb) ara sıra, bazen

Örnek:

We occasionally go out for dinner on weekends.
Hafta sonları ara sıra dışarıda yemek yeriz.

peculiarity

/pɪˌkjuː.liˈer.ə.t̬i/

(noun) tuhaflık, özellik, şahsına münhasırlık

Örnek:

One peculiarity of his behavior is that he never looks anyone in the eye.
Davranışının bir tuhaflığı, asla kimsenin gözünün içine bakmamasıdır.

novelty

/ˈnɑː.vəl.t̬i/

(noun) yenilik, özgünlük, alışılmadıklık

Örnek:

The novelty of the new job soon wore off.
Yeni işin yeniliği kısa sürede geçti.

fluke

/fluːk/

(noun) tesadüf, şans eseri, uç;

(verb) şans eseri başarmak, tesadüfen elde etmek

Örnek:

His winning the lottery was a complete fluke.
Piyangoyu kazanması tamamen bir tesadüftü.

irrational

/ɪˈræʃ.ən.əl/

(adjective) mantıksız, akıl dışı, irrasyonel;

(noun) irrasyonel sayı

Örnek:

He has an irrational fear of spiders.
Örümceklere karşı mantıksız bir korkusu var.

unfounded

/ʌnˈfaʊn.dɪd/

(adjective) asılsız, dayanaksız

Örnek:

The rumors about his resignation proved to be completely unfounded.
İstifasıyla ilgili söylentilerin tamamen asılsız olduğu ortaya çıktı.

absurd

/əbˈsɝːd/

(adjective) absürt, saçma, mantıksız

Örnek:

The idea of a talking dog is completely absurd.
Konuşan bir köpek fikri tamamen saçma.

fantastical

/fænˈtæs.tɪ.kəl/

(adjective) fantastik, hayali

Örnek:

The movie features fantastical creatures from another dimension.
Film, başka bir boyuttan gelen fantastik yaratıkları konu alıyor.

supernatural

/ˌsuː.pɚˈnætʃ.ɚ.əl/

(adjective) doğaüstü;

(noun) doğaüstü

Örnek:

The movie was about a family experiencing supernatural events in their new home.
Film, yeni evlerinde doğaüstü olaylar yaşayan bir aile hakkındaydı.

laughable

/ˈlæf.ə.bəl/

(adjective) gülünç, komik

Örnek:

The idea that he could win the race was laughable.
Yarışı kazanabileceği fikri gülünçtü.

ridiculous

/rɪˈdɪk.jə.ləs/

(adjective) saçma, gülünç, absürt

Örnek:

That's a ridiculous idea, it will never work.
Bu saçma bir fikir, asla işe yaramaz.

inconceivable

/ˌɪn.kənˈsiː.və.bəl/

(adjective) akıl almaz, hayal edilemez

Örnek:

It is inconceivable that the minister was not aware of the problem.
Bakanın sorundan haberdar olmaması akıl almaz bir durum.

preposterous

/prɪˈpɑː.stɚ.əs/

(adjective) akıl almaz, saçma, mantıksız

Örnek:

The idea that the sun revolves around the earth is preposterous.
Güneşin dünyanın etrafında döndüğü fikri akıl almaz.

outlandish

/ˌaʊtˈlæn.dɪʃ/

(adjective) acayip, tuhaf, garip

Örnek:

She wore an outlandish outfit to the party.
Partiye acayip bir kıyafet giydi.

paranormal

/ˌper.əˈnɔːr.məl/

(adjective) paranormal, doğaüstü;

(noun) paranormal olaylar

Örnek:

The investigators are looking for evidence of paranormal activity in the house.
Müfettişler evde paranormal aktivite kanıtı arıyorlar.

counterintuitive

/ˌkaʊn.t̬ɚ.ɪnˈtuː.ɪ.t̬ɪv/

(adjective) sezgilere aykırı, mantığa aykırı

Örnek:

It may seem counterintuitive, but sometimes less is more.
Sezgilere aykırı görünebilir ama bazen az daha çoktur.

arbitrary

/ˈɑːr.bə.trer.i/

(adjective) keyfi, rastgele, despotik

Örnek:

The committee made an arbitrary decision without consulting anyone.
Komite kimseye danışmadan keyfi bir karar verdi.

surreal

/səˈriː.əl/

(adjective) sürreal, gerçeküstü

Örnek:

The scene in the desert was completely surreal.
Çöldeki sahne tamamen sürreal idi.

ludicrous

/ˈluː.də.krəs/

(adjective) saçma, gülünç, abes

Örnek:

It's ludicrous to suggest that I would do such a thing.
Böyle bir şey yapacağımı iddia etmek saçmalık.

perversity

/pɚˈvɝː.sə.t̬i/

(noun) terslik, huysuzluk, mantıksızlık

Örnek:

Out of sheer perversity, he refused to agree with anything I said.
Sırf terslik olsun diye söylediğim hiçbir şeye katılmayı kabul etmedi.

paradox

/ˈper.ə.dɑːks/

(noun) paradoks, çelişki

Örnek:

The statement "This statement is false" is a classic paradox.
“Bu ifade yanlıştır” ifadesi klasik bir paradokstur.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren