Avatar of Vocabulary Set Mesleki ve Sosyal Unvanlar

SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi İçinde Mesleki ve Sosyal Unvanlar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi' içinde 'Mesleki ve Sosyal Unvanlar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

warden

/ˈwɔːr.dən/

(noun) müdür, gardiyan, bekçi

Örnek:

The prison warden addressed the new inmates.
Cezaevi müdürü yeni mahkumlara seslendi.

commentator

/ˈkɑː.mən.teɪ.t̬ɚ/

(noun) yorumcu, analist, not düşen

Örnek:

The sports commentator provided a lively description of the game.
Spor yorumcusu maçın canlı bir tanımını yaptı.

lecturer

/ˈlek.tʃɚ.ɚ/

(noun) öğretim görevlisi, konuşmacı

Örnek:

The lecturer explained the complex theory clearly.
Öğretim görevlisi karmaşık teoriyi açıkça anlattı.

grandmaster

/ˈɡrændˌmæs.tɚ/

(noun) büyükusta, büyük üstat

Örnek:

He became a grandmaster at the age of fourteen.
On dört yaşında büyükusta oldu.

coordinator

/koʊˈɔːr.dən.eɪ.t̬ɚ/

(noun) koordinatör, düzenleyici

Örnek:

She works as a project coordinator for a non-profit organization.
Kâr amacı gütmeyen bir kuruluşta proje koordinatörü olarak çalışıyor.

ranger

/ˈreɪn.dʒɚ/

(noun) korucu, bekçi, ranger

Örnek:

The park ranger led us on a guided hike.
Park korucusu bizi rehberli bir yürüyüşe çıkardı.

practitioner

/prækˈtɪʃ.ən.ɚ/

(noun) uygulayıcı, uzman

Örnek:

She is a highly respected medical practitioner.
Kendisi çok saygın bir tıp uzmanıdır.

academic

/ˌæk.əˈdem.ɪk/

(adjective) akademik, eğitimsel, teorik;

(noun) akademisyen, öğretim üyesi

Örnek:

She has a strong academic background.
Güçlü bir akademik geçmişi var.

technician

/tekˈnɪʃ.ən/

(noun) teknisyen

Örnek:

She is a skilled lab technician.
O yetenekli bir laboratuvar teknisyenidir.

naturalist

/ˈnætʃ.ɚ.əl.ɪst/

(noun) doğa bilimci, tabiat bilgini

Örnek:

The naturalist spent years observing the behavior of wolves in the wild.
Doğa bilimci, kurtların vahşi doğadaki davranışlarını gözlemleyerek yıllarını geçirdi.

canoeist

/kəˈnuː.ɪst/

(noun) kanocu

Örnek:

The canoeist paddled silently across the lake.
Kanocu gölün karşısına sessizce kürek çekti.

landscaper

/ˈlændˌskeɪ.pər/

(noun) peyzajcı, bahçıvan

Örnek:

We hired a professional landscaper to redesign our backyard.
Arka bahçemizi yeniden tasarlaması için profesyonel bir peyzajcı tuttuk.

gatekeeper

/ˈɡeɪtˌkiː.pɚ/

(noun) kapı bekçisi, giriş kontrolcüsü

Örnek:

The receptionist acts as a gatekeeper, deciding who gets to see the manager.
Resepsiyonist bir kapı bekçisi gibi davranır, kimin müdürü göreceğine karar verir.

handler

/ˈhænd.lɚ/

(noun) eğitmen, bakıcı, yönetici

Örnek:

The dog's handler guided it through the obstacle course.
Köpeğin eğitmeni onu engelli parkurdan geçirdi.

surveyor

/sɚˈveɪ.ɚ/

(noun) haritacı, kadastrocu, eksper

Örnek:

The surveyor marked the property boundaries.
Haritacı mülk sınırlarını işaretledi.

specialist

/ˈspeʃ.əl.ɪst/

(noun) uzman, mütehassıs;

(adjective) uzmanlık, özel

Örnek:

She is a specialist in ancient Roman history.
Antik Roma tarihi konusunda bir uzmandır.

copilot

/ˈkoʊˌpɑɪ·lət/

(noun) yardımcı pilot, Yapay zeka asistanı, Copilot;

(verb) yardımcı pilotluk yapmak, birlikte yönetmek

Örnek:

The copilot took control of the plane when the captain became ill.
Kaptan hastalandığında uçağın kontrolünü yardımcı pilot devraldı.

librarian

/laɪˈbrer.i.ən/

(noun) kütüphaneci

Örnek:

The librarian helped me find the book I was looking for.
Kütüphaneci aradığım kitabı bulmama yardım etti.

ethnographer

/eθˈnɑː.ɡrə.fɚ/

(noun) etnograf

Örnek:

The ethnographer spent two years living with the tribe to understand their customs.
Etnograf, geleneklerini anlamak için kabileyle birlikte iki yıl geçirdi.

adviser

/ədˈvaɪ.zɚ/

(noun) danışman, müavir

Örnek:

She works as a financial adviser for a large bank.
Büyük bir bankada finans danışmanı olarak çalışıyor.

psychologist

/saɪˈkɑː.lə.dʒɪst/

(noun) psikolog

Örnek:

She decided to see a psychologist to help with her anxiety.
Anksiyetesi için bir psikolog görmeye karar verdi.

anthropologist

/ˌæn.θrəˈpɑː.lə.dʒɪst/

(noun) antropolog

Örnek:

The anthropologist spent years living with the tribe to understand their customs.
Antropolog, geleneklerini anlamak için kabileyle birlikte yıllarca yaşadı.

sociologist

/ˌsoʊ.siˈɑː.lə.dʒɪst/

(noun) sosyolog

Örnek:

The sociologist conducted a study on urban poverty.
Sosyolog, kentsel yoksulluk üzerine bir çalışma yürüttü.

ethicist

/ˈeθ.ə.sɪst/

(noun) etik uzmanı, etikçi

Örnek:

The company consulted an ethicist on the moral implications of their new AI technology.
Şirket, yeni yapay zeka teknolojilerinin ahlaki sonuçları hakkında bir etik uzmanına danıştı.

advocate

/ˈæd.və.keɪt/

(noun) savunucu, destekçi, avukat;

(verb) savunmak, desteklemek

Örnek:

She is a strong advocate for human rights.
İnsan hakları için güçlü bir savunucudur.

legislator

/ˈledʒ.ə.sleɪ.t̬ɚ/

(noun) milletvekili, yasa koyucu

Örnek:

The legislator proposed a new bill to protect the environment.
Milletvekili çevreyi korumak için yeni bir yasa tasarısı sundu.

senator

/ˈsen.ə.t̬ɚ/

(noun) senatör

Örnek:

The senator delivered a powerful speech on the floor.
Senatör mecliste güçlü bir konuşma yaptı.

delegate

/ˈdel.ə.ɡət/

(noun) delege, temsilci;

(verb) devretmek, yetki vermek, delege etmek

Örnek:

Each country sent a delegate to the international conference.
Her ülke uluslararası konferansa bir delege gönderdi.

vendor

/ˈven.dɚ/

(noun) satıcı, tedarikçi

Örnek:

The street vendor was selling hot dogs and pretzels.
Sokak satıcısı sosisli sandviç ve simit satıyordu.

industrialist

/ɪnˈdʌs.tri.ə.lɪst/

(noun) sanayici, endüstrici

Örnek:

The wealthy industrialist donated millions to the local university.
Zengin sanayici yerel üniversiteye milyonlarca bağışta bulundu.

seamstress

/ˈsiːm.strəs/

(noun) terzi, dikişçi kadın

Örnek:

The bride hired a skilled seamstress to alter her wedding gown.
Gelin, gelinliğini tadilat yapması için yetenekli bir terzi tuttu.

broker

/ˈbroʊ.kɚ/

(noun) komisyoncu, aracı;

(verb) aracılık etmek, müzakere etmek

Örnek:

She works as a stock broker.
Borsa komisyoncusu olarak çalışıyor.

paratrooper

/ˈperˌtruː.pɚ/

(noun) paraşütçü asker, hava indirme askeri

Örnek:

The paratrooper landed safely behind enemy lines.
Paraşütçü asker düşman hatlarının arkasına güvenli bir şekilde iniş yaptı.

superintendent

/ˌsuː.pɚ.ɪnˈten.dənt/

(noun) müdür, amir, yönetici

Örnek:

The school superintendent announced new policies for student conduct.
Okul müdürü, öğrenci davranışları için yeni politikalar açıkladı.

brewer

/ˈbruː.ɚ/

(noun) bira üreticisi, bira fabrikası

Örnek:

The local brewer is known for its craft ales.
Yerel bira üreticisi zanaat biralarıyla tanınıyor.

receptionist

/rɪˈsep.ʃən.ɪst/

(noun) resepsiyonist

Örnek:

The receptionist greeted me with a warm smile.
Resepsiyonist beni sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.

scout

/skaʊt/

(noun) izci, gözcü, scout;

(verb) keşfetmek, aramak, oyuncu aramak

Örnek:

The general sent a scout ahead to assess the enemy's position.
General, düşmanın konumunu değerlendirmek için önden bir izci gönderdi.

content creator

/ˈkɑːn.tent kriˈeɪ.t̬ɚ/

(noun) içerik üreticisi

Örnek:

She decided to become a full-time content creator on YouTube.
YouTube'da tam zamanlı bir içerik üreticisi olmaya karar verdi.

conductor

/kənˈdʌk.tɚ/

(noun) orkestra şefi, iletken, muavin

Örnek:

The conductor raised his baton, and the orchestra began to play.
Şef batonunu kaldırdı ve orkestra çalmaya başladı.

butler

/ˈbʌt.lɚ/

footman

/ˈfʊt.mən/

(noun) uşak, hizmetçi

Örnek:

The footman opened the carriage door for the duchess.
Uşak, düşes için fayton kapısını açtı.

governess

/ˈɡʌv.ɚ.nəs/

(noun) mürebbiye, özel öğretmen

Örnek:

The wealthy family hired a governess to educate their children at home.
Zengin aile, çocuklarını evde eğitmek için bir mürebbiye tuttu.

apothecary

/əˈpɑː.θəˌker.i/

(noun) eczacı, aktar

Örnek:

The old apothecary mixed a special herbal remedy for the patient.
Yaşlı eczacı hasta için özel bir bitkisel ilaç hazırladı.

nobleman

/ˈnoʊ.bəl.mən/

(noun) asilzade, soylu

Örnek:

The young nobleman inherited a vast estate and a historic title.
Genç asilzade geniş bir malikane ve tarihi bir unvan miras aldı.

commoner

/ˈkɑː.mən.ɚ/

(noun) halktan biri, sıradan vatandaş

Örnek:

Despite his wealth, he was still considered a commoner by the aristocracy.
Servetine rağmen, aristokrasi tarafından hala bir halktan biri olarak görülüyordu.

peasant

/ˈpez.ənt/

(noun) köylü, çiftçi, köylü (aşağılayıcı)

Örnek:

The peasants toiled in the fields from dawn till dusk.
Köylüler tarlalarda şafaktan alacakaranlığa kadar çalıştı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren