Avatar of Vocabulary Set Finans ve Para

Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 8-9) İçinde Finans ve Para Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 8-9)' içinde 'Finans ve Para' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

price fixing

/ˈpraɪs ˌfɪksɪŋ/

(noun) fiyat sabitleme, fiyat anlaşması

Örnek:

The company was accused of price fixing to eliminate competition.
Şirket, rekabeti ortadan kaldırmak için fiyat sabitleme ile suçlandı.

alimony

/ˈæl.ə.moʊ.ni/

(noun) nafaka

Örnek:

The court ordered him to pay alimony to his ex-wife.
Mahkeme, eski eşine nafaka ödemesine karar verdi.

arrears

/əˈrɪrz/

(plural noun) gecikmiş ödeme, borç

Örnek:

He is six months in arrears with his rent.
Kirasını altı aydır ödememiş.

collateral

/kəˈlæt̬.ɚ.əl/

(noun) teminat, ipotek, ikincil hasar;

(adjective) ikincil, yan

Örnek:

He put up his house as collateral for the loan.
Evini kredi için teminat olarak gösterdi.

contingency

/kənˈtɪn.dʒən.si/

(noun) olasılık, ihtimal, beklenmedik durum

Örnek:

We need to plan for every contingency.
Her olasılık için plan yapmalıyız.

lump sum

/ˈlʌmp sʌm/

(noun) toplu ödeme, tek seferlik ödeme

Örnek:

She received a lump sum payment after selling her house.
Evini sattıktan sonra toplu ödeme aldı.

overhead

/ˈoʊ.vɚ.hed/

(adverb) baş üstü, yukarıda;

(adjective) baş üstü, tavan;

(noun) genel giderler, sabit maliyetler

Örnek:

The plane flew overhead.
Uçak başımızın üzerinden uçtu.

top-up

/ˈtɑːp ʌp/

(noun) yükleme, ekleme;

(verb) yüklemek, doldurmak

Örnek:

I need a top-up for my mobile phone credit.
Cep telefonu bakiyem için bir yüklemeye ihtiyacım var.

bubble

/ˈbʌb.əl/

(noun) baloncuk, kabarcık, balon;

(verb) köpürmek, kaynamak, dolup taşmak

Örnek:

The soap created many bubbles in the water.
Sabun suda birçok baloncuk oluşturdu.

face value

/ˈfeɪs ˌvæl.juː/

(noun) nominal değer, yazılı değer, görünen değer

Örnek:

The bond has a face value of $1,000.
Tahvilin nominal değeri 1.000 dolardır.

outlay

/ˈaʊt.leɪ/

(noun) harcama, masraf

Örnek:

The initial outlay for the new business was substantial.
Yeni iş için ilk harcama önemliydi.

receivables

/rɪˈsiːvəblz/

(plural noun) alacaklar, ticari alacaklar

Örnek:

The company's receivables increased significantly this quarter.
Şirketin alacakları bu çeyrekte önemli ölçüde arttı.

seed money

/ˈsiːd ˌmʌn.i/

(noun) tohum parası, başlangıç sermayesi

Örnek:

The startup received seed money from an angel investor.
Startup, bir melek yatırımcıdan tohum parası aldı.

stake

/steɪk/

(noun) kazık, direk, bahis;

(verb) kazıkla belirlemek, iddia etmek, bahis yapmak

Örnek:

He drove a stake into the ground to mark the property line.
Mülk sınırını işaretlemek için yere bir kazık çaktı.

nickel

/ˈnɪk.əl/

(noun) nikel, beş sent;

(verb) nikel kaplamak

Örnek:

Stainless steel contains nickel.
Paslanmaz çelik nikel içerir.

corkage

/ˈkɔːr.kɪdʒ/

(noun) mantar ücreti, şişe açma ücreti

Örnek:

Some restaurants charge a corkage fee if you bring your own wine.
Bazı restoranlar kendi şarabınızı getirirseniz mantar ücreti alır.

gratuity

/ɡrəˈtuː.ə.t̬i/

(noun) bahşiş, ikramiye, kıdem tazminatı

Örnek:

The waiter received a generous gratuity for his excellent service.
Garson, mükemmel hizmeti için cömert bir bahşiş aldı.

building society

/ˈbɪl.dɪŋ səˌsaɪ.ə.t̬i/

(noun) yapı kooperatifi, konut yapı kooperatifi

Örnek:

We decided to take out a mortgage with a local building society.
Yerel bir yapı kooperatifi aracılığıyla ipotek almaya karar verdik.

cash dispenser

/ˈkæʃ dɪˌspen.sɚ/

(noun) bankamatik, ATM

Örnek:

I need to find a cash dispenser to get some money for the taxi.
Taksi için biraz para çekmek üzere bir bankamatik bulmam gerekiyor.

clearing house

/ˈklɪrɪŋ haʊs/

(noun) takas merkezi, bilgi merkezi, takas odası

Örnek:

The research institute acts as a clearing house for scientific data.
Araştırma enstitüsü, bilimsel veriler için bir takas merkezi görevi görüyor.

giro

/ˈdʒaɪ.roʊ/

(noun) giro, havale, bisiklet yarışı

Örnek:

I received my salary by giro this morning.
Maaşımı bu sabah giro ile aldım.

line of credit

/ˌlaɪn əv ˈkred.ɪt/

(noun) kredi limiti, kredi hattı

Örnek:

The bank approved a line of credit for the small business.
Banka, küçük işletme için bir kredi limiti onayladı.

fintech

/ˈfɪn.tek/

(noun) fintech, finansal teknoloji

Örnek:

The rise of fintech has transformed the banking industry.
Fintech'in yükselişi bankacılık sektörünü dönüştürdü.

pension pot

/ˈpen.ʃən ˌpɑːt/

(noun) emeklilik fonu, emeklilik birikimi

Örnek:

He's been contributing to his pension pot for over 30 years.
30 yılı aşkın süredir emeklilik fonuna katkıda bulunuyor.

child support

/ˈtʃaɪld səˌpɔːrt/

(noun) çocuk nafakası, çocuk desteği

Örnek:

He pays child support every month for his two children.
İki çocuğu için her ay çocuk nafakası ödüyor.

corporate welfare

/ˈkɔːr.pər.ət ˈwel.fer/

(noun) kurumsal refah, şirket sübvansiyonları

Örnek:

Critics argue that corporate welfare distorts free markets.
Eleştirmenler, kurumsal refahın serbest piyasaları bozduğunu savunuyor.

curtailment

/kɚˈteɪl.mənt/

(noun) kısıtlama, azaltma, kesinti

Örnek:

The government announced a curtailment of public spending.
Hükümet kamu harcamalarında bir kısıtlama duyurdu.

wind down

/waɪnd daʊn/

(phrasal verb) gevşemek, sakinleşmek, azaltmak

Örnek:

After a long day at work, I like to wind down with a good book.
Uzun bir iş gününden sonra, iyi bir kitapla gevşemeyi severim.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren