Avatar of Vocabulary Set Benzersizlik

IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 6-7) İçinde Benzersizlik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 6-7)' içinde 'Benzersizlik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

matchless

/ˈmætʃ.ləs/

(adjective) eşsiz, emsalsiz

Örnek:

The singer's matchless voice captivated the entire audience.
Şarkıcının eşsiz sesi tüm izleyicileri büyüledi.

incomparable

/ɪnˈkɑːm.pɚ.ə.bəl/

(adjective) eşsiz, benzersiz, mukayese edilemez

Örnek:

Her beauty was incomparable.
Güzelliği eşsizdi.

distinctive

/dɪˈstɪŋk.tɪv/

(adjective) ayırt edici, belirgin, özgün

Örnek:

The artist has a very distinctive style.
Sanatçının çok ayırt edici bir tarzı var.

peerless

/ˈpɪr.ləs/

(adjective) eşsiz, benzersiz, rakipsiz

Örnek:

Her peerless beauty captivated everyone in the room.
Onun eşsiz güzelliği odadaki herkesi büyüledi.

unparalleled

/ʌnˈper.əl.eld/

(adjective) eşsiz, benzersiz, emniyetsiz

Örnek:

Her dedication to the project was unparalleled.
Projeye olan bağlılığı eşsizdi.

exclusive

/ɪkˈskluː.sɪv/

(adjective) özel, sınırlı, hariç;

(noun) özel haber, eksklüsif

Örnek:

The club has an exclusive membership.
Kulübün özel bir üyeliği var.

extraordinary

/ɪkˈstrɔːr.dən.er.i/

(adjective) olağanüstü, sıra dışı, fevkalade

Örnek:

She has an extraordinary talent for music.
Müzik konusunda olağanüstü bir yeteneği var.

standout

/ˈstænd.aʊt/

(noun) öne çıkan, gözde;

(adjective) öne çıkan, olağanüstü

Örnek:

She was a real standout performer in the play.
Oyunda gerçekten öne çıkan bir oyuncuydu.

unrepeatable

/ˌʌn.rɪˈpiː.t̬ə.bəl/

(adjective) tekrarlanamaz, eşsiz, ağza alınmaz

Örnek:

It was a truly unrepeatable experience.
Gerçekten tekrarlanamaz bir deneyimdi.

irreplaceable

/ˌɪr.əˈpleɪ.sə.bəl/

(adjective) yeri doldurulamaz, eşsiz

Örnek:

This antique watch is irreplaceable because it belonged to my grandfather.
Bu antika saat yeri doldurulamaz çünkü dedeme aitti.

unprecedented

/ʌnˈpres.ə.den.t̬ɪd/

(adjective) benzeri görülmemiş, emsalsiz

Örnek:

The company achieved unprecedented growth last quarter.
Şirket geçen çeyrekte benzeri görülmemiş bir büyüme kaydetti.

unmatched

/ʌnˈmætʃt/

(adjective) eşsiz, benzersiz, rakipsiz

Örnek:

Her dedication to the project was unmatched.
Projeye olan bağlılığı eşsizdi.

unequalled

/ʌnˈiː.kwəld/

(adjective) eşsiz, benzersiz, rakipsiz

Örnek:

Her beauty was unequalled.
Güzelliği eşsizdi.

one of a kind

/wʌn əv ə kaɪnd/

(idiom) türünün tek örneği, eşsiz

Örnek:

This antique watch is truly one of a kind.
Bu antika saat gerçekten türünün tek örneği.

out of the ordinary

/aʊt əv ðə ˈɔːr.dən.er.i/

(idiom) sıra dışı, olağandışı

Örnek:

I didn't notice anything out of the ordinary about his behavior.
Davranışlarında sıra dışı bir şey fark etmedim.

eccentric

/ɪkˈsen.trɪk/

(noun) eksantrik, tuhaf kişi;

(adjective) eksantrik, tuhaf, garip

Örnek:

My neighbor is a bit of an eccentric, always wearing mismatched socks.
Komşum biraz eksantrik, hep farklı çoraplar giyer.

curious

/ˈkjʊr.i.əs/

(adjective) meraklı, öğrenmeye hevesli, tuhaf

Örnek:

The child was curious about how the toy worked.
Çocuk oyuncağın nasıl çalıştığını merak ediyordu.

unconventional

/ˌʌn.kənˈven.ʃən.əl/

(adjective) alışılmadık, geleneksel olmayan

Örnek:

She has a very unconventional style of dressing.
Çok alışılmadık bir giyim tarzı var.

peculiar

/pɪˈkjuːl.jɚ/

(adjective) tuhaf, garip, kendine özgü

Örnek:

She had a peculiar feeling that she was being watched.
İzleniyormuş gibi tuhaf bir hissi vardı.

bizarre

/bəˈzɑːr/

(adjective) tuhaf, acayip, garip

Örnek:

The artist's latest work is truly bizarre.
Sanatçının son eseri gerçekten tuhaf.

queer

/kwɪr/

(adjective) tuhaf, garip, kuir;

(noun) kuir, LGBTQ+ birey;

(verb) mahvetmek, bozmak

Örnek:

He had a queer feeling that he was being watched.
İzleniyormuş gibi tuhaf bir hissi vardı.

exotic

/ɪɡˈzɑː.t̬ɪk/

(adjective) egzotik, yabancı, sıra dışı

Örnek:

She loves to travel and experience exotic cultures.
Seyahat etmeyi ve egzotik kültürleri deneyimlemeyi sever.

non-standard

/ˌnɑːnˈstæn.dɚd/

(adjective) standart dışı, ölçün dışı

Örnek:

The machine requires non-standard parts that are difficult to find.
Makine, bulunması zor olan standart dışı parçalar gerektiriyor.

atypical

/ˌeɪˈtɪp.ɪ.kəl/

(adjective) atipik, alışılmadık

Örnek:

His response was atypical of his usual calm demeanor.
Tepkisi, her zamanki sakin tavrına aykırıydı.

infrequent

/ɪnˈfriː.kwənt/

(adjective) seyrek, nadir

Örnek:

Bus services are infrequent on Sundays.
Pazar günleri otobüs seferleri seyrek.

occasional

/əˈkeɪ.ʒən.əl/

(adjective) ara sıra, zaman zaman, düzensiz

Örnek:

He makes occasional visits to his hometown.
Memleketine ara sıra ziyaretler yapar.

seldom

/ˈsel.dəm/

(adverb) nadiren, seyrek

Örnek:

She seldom goes out on weekdays.
Hafta içi nadiren dışarı çıkar.

rare

/rer/

(adjective) nadir, ender, az pişmiş

Örnek:

It's rare to see snow in this region.
Bu bölgede kar görmek nadirdir.

radical

/ˈræd.ɪ.kəl/

(adjective) radikal, köklü, esaslı;

(noun) radikal, aşırı uç, devrimci

Örnek:

The company underwent a radical transformation.
Şirket radikal bir dönüşüm geçirdi.

pioneering

/ˌpaɪəˈnɪr.ɪŋ/

(adjective) öncü, yenilikçi

Örnek:

Her pioneering research opened up new avenues in medicine.
Onun öncü araştırması tıpta yeni yollar açtı.

conventional

/kənˈven.ʃən.əl/

(adjective) geleneksel, alışılagelmiş, sıradan

Örnek:

She prefers conventional methods of teaching.
Geleneksel öğretim yöntemlerini tercih ediyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren