Avatar of Vocabulary Set 551-600

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 551-600 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '551-600' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

legacy

/ˈleɡ.ə.si/

(noun) miras, vasiyet, kalıt

Örnek:

She received a substantial legacy from her grandmother.
Büyükannesinden önemli bir miras aldı.

trainee

/ˌtreɪˈniː/

(noun) stajyer, eğitim gören

Örnek:

The new trainee is learning quickly.
Yeni stajyer hızla öğreniyor.

degree

/dɪˈɡriː/

(noun) derece, seviye, diploma

Örnek:

To what degree do you agree with this statement?
Bu ifadeye ne derece katılıyorsunuz?

feast

/fiːst/

(noun) ziyafet, şölen, dini bayram;

(verb) ziyafet çekmek, şölen yapmak, ağırlamak

Örnek:

The village prepared a grand feast for the harvest festival.
Köy, hasat festivali için büyük bir ziyafet hazırladı.

championship

/ˈtʃæm.pi.ən.ʃɪp/

(noun) şampiyona, yarışma, şampiyonluk

Örnek:

The team won the national championship.
Takım ulusal şampiyonluğu kazandı.

entire

/ɪnˈtaɪr/

(adjective) tüm, bütün

Örnek:

He ate the entire pizza by himself.
Tüm pizzayı tek başına yedi.

objective

/əbˈdʒek.tɪv/

(noun) hedef, amaç;

(adjective) objektif, tarafsız

Örnek:

Our main objective is to increase sales by 20%.
Ana hedefimiz satışları %20 artırmaktır.

strategy

/ˈstræt̬.ə.dʒi/

(noun) strateji, plan, askeri strateji

Örnek:

The company developed a new marketing strategy.
Şirket yeni bir pazarlama stratejisi geliştirdi.

colourful

/ˈkʌl.ɚ.fəl/

(adjective) renkli, rengarenk, ilginç

Örnek:

The garden was full of colourful flowers.
Bahçe rengarenk çiçeklerle doluydu.

decoration

/ˌdek.ərˈeɪ.ʃən/

(noun) dekorasyon, süsleme, süs

Örnek:

The decoration of the hall took several hours.
Salonun dekorasyonu birkaç saat sürdü.

flower

/ˈflaʊ.ɚ/

(noun) çiçek;

(verb) çiçek açmak, filizlenmek

Örnek:

The garden is full of beautiful flowers.
Bahçe güzel çiçeklerle dolu.

annual

/ˈæn.ju.əl/

(adjective) yıllık, her yıl olan;

(noun) yıllık bitki, yıllık, yıllık dergi

Örnek:

The company holds an annual meeting in December.
Şirket Aralık ayında yıllık toplantı düzenler.

religious

/rɪˈlɪdʒ.əs/

(adjective) dini, dindar, titiz

Örnek:

She comes from a very religious family.
Çok dindar bir aileden geliyor.

prestigious

/presˈtɪdʒ.əs/

(adjective) prestijli, saygın, ünlü

Örnek:

She received a scholarship to a prestigious university.
Prestijli bir üniversiteden burs aldı.

rely

/rɪˈlaɪ/

(verb) güvenmek, dayanmak

Örnek:

You can always rely on me for help.
Yardım için her zaman bana güvenebilirsin.

land

/lænd/

(noun) kara, toprak, arazi;

(verb) inmek, konmak, elde etmek

Örnek:

The ship finally reached land after a long journey.
Gemi uzun bir yolculuktan sonra nihayet karaya ulaştı.

station

/ˈsteɪ.ʃən/

(noun) istasyon, durak, merkez;

(verb) konuşlandırmak, yerleştirmek

Örnek:

I'll meet you at the train station.
Seninle tren istasyonunda buluşacağım.

judge

/dʒʌdʒ/

(noun) yargıç, hakem, uzman;

(verb) yargılamak, değerlendirmek, hükmetmek

Örnek:

The judge sentenced the defendant to five years in prison.
Yargıç sanığı beş yıl hapse mahkum etti.

utilise

/ˈjuːtəˌlaɪz/

(verb) kullanmak, yararlanmak, değerlendirmek

Örnek:

The company needs to utilise its resources more efficiently.
Şirket kaynaklarını daha verimli kullanmalı.

transmit

/trænsˈmɪt/

(verb) iletmek, aktarmak, bulaştırmak

Örnek:

The disease can be transmitted through contaminated water.
Hastalık kirli su yoluyla bulaşabilir.

evolve

/ɪˈvɑːlv/

(verb) evrim geçirmek, gelişmek, geliştirmek

Örnek:

The company has evolved from a small startup into a multinational corporation.
Şirket küçük bir startup'tan çok uluslu bir şirkete evrildi.

headline

/ˈhed.laɪn/

(noun) manşet, başlık;

(verb) ana sanatçı olmak, başrol oynamak

Örnek:

The shocking news was on the headline of every newspaper.
Şok edici haber her gazetenin manşetindeydi.

accurately

/ˈæk.jɚ.ət.li/

(adverb) doğru bir şekilde, kesin olarak

Örnek:

The report accurately describes the current situation.
Rapor mevcut durumu doğru bir şekilde açıklıyor.

misleading

/ˌmɪsˈliː.dɪŋ/

(adjective) yanıltıcı, aldatıcı

Örnek:

The advertisement was highly misleading.
Reklam çok yanıltıcıydı.

sloppy

/ˈslɑː.pi/

(adjective) özensiz, dikkatsiz, dağınık

Örnek:

His work is always sloppy and full of errors.
İşi her zaman özensiz ve hatalarla dolu.

furious

/ˈfʊr.i.əs/

(adjective) öfkeli, kızgın, hiddetli

Örnek:

She was absolutely furious when she found out he had lied to her.
Ona yalan söylediğini öğrendiğinde kesinlikle çok sinirlendi.

apologize

/əˈpɑː.lə.dʒaɪz/

(verb) özür dilemek, af dilemek

Örnek:

I sincerely apologize for the delay.
Gecikme için içtenlikle özür dilerim.

sincerely

/sɪnˈsɪr.li/

(adverb) içtenlikle, samimiyetle, saygılarımla

Örnek:

He sincerely apologized for his mistake.
Hatası için içtenlikle özür diledi.

ashamed

/əˈʃeɪmd/

(adjective) utanmış, mahcup

Örnek:

She felt deeply ashamed of her behavior at the party.
Partideki davranışlarından dolayı derinden utanıyordu.

promote

/prəˈmoʊt/

(verb) teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek

Örnek:

The organization works to promote peace and understanding.
Kuruluş barışı ve anlayışı teşvik etmek için çalışıyor.

tag

/tæɡ/

(noun) etiket, künye, küçük parça;

(verb) etiketlemek, işaretlemek, dokunmak

Örnek:

The price tag was still on the shirt.
Fiyat etiketi hala gömleğin üzerindeydi.

decisive

/dɪˈsaɪ.sɪv/

(adjective) kararlı, kesin, belirleyici

Örnek:

A decisive leader is essential in times of crisis.
Kriz zamanlarında kararlı bir lider esastır.

fluent

/ˈfluː.ənt/

(adjective) akıcı, düzgün, akışkan

Örnek:

She is fluent in three languages.
Üç dilde akıcı konuşuyor.

encourage

/ɪnˈkɝː.ɪdʒ/

(verb) teşvik etmek, cesaretlendirmek, geliştirmek

Örnek:

We encourage students to read widely.
Öğrencileri geniş çapta okumaya teşvik ediyoruz.

recreate

/ˌriː.kriˈeɪt/

(verb) yeniden yaratmak, tekrar oluşturmak

Örnek:

The architect tried to recreate the original design of the building.
Mimar, binanın orijinal tasarımını yeniden yaratmaya çalıştı.

engage in

/ɪnˈɡeɪdʒ ɪn/

(phrasal verb) katılmak, meşgul olmak

Örnek:

They engage in lively discussions during their meetings.
Toplantıları sırasında canlı tartışmalara katılırlar.

embrace

/ɪmˈbreɪs/

(verb) kucaklamak, sarılmak, benimsemek;

(noun) kucaklama, sarılma

Örnek:

She leaned in to embrace her friend.
Arkadaşına sarılmak için eğildi.

scholarship

/ˈskɑː.lɚ.ʃɪp/

(noun) bilim, ilim, burs

Örnek:

Her dedication to scholarship was evident in her extensive research.
Bilime olan bağlılığı, kapsamlı araştırmalarında açıkça görülüyordu.

obstacle

/ˈɑːb.stə.kəl/

(noun) engel, mani, bariyer

Örnek:

The fallen tree was an obstacle in our path.
Devrilen ağaç yolumuzda bir engeldi.

diabetes

/ˌdaɪ.əˈbiː.t̬iːz/

(noun) diyabet, şeker hastalığı

Örnek:

She was diagnosed with type 2 diabetes last year.
Geçen yıl kendisine tip 2 diyabet teşhisi konuldu.

revolutionise

/ˌrev.əˈluː.ʃə.naɪz/

(verb) devrim yapmak, köklü değişiklik yapmak

Örnek:

The internet has revolutionised the way we communicate.
İnternet, iletişim kurma şeklimizi devrim niteliğinde değiştirdi.

celebrity

/səˈleb.rə.t̬i/

(noun) ünlü, şöhret, meşhur

Örnek:

The red carpet was filled with Hollywood celebrities.
Kırmızı halı Hollywood ünlüleriyle doluydu.

diversity

/dɪˈvɝː.sə.t̬i/

(noun) çeşitlilik, farklılık

Örnek:

The city is known for its cultural diversity.
Şehir kültürel çeşitliliği ile tanınır.

historical figure

/hɪˈstɔːr.ɪ.kəl ˈfɪɡ.jɚ/

(noun) tarihi figür

Örnek:

Napoleon is a famous historical figure who reshaped Europe.
Napolyon, Avrupa'yı yeniden şekillendiren ünlü bir tarihi figürdür.

cultural identity

/ˈkʌl.tʃər.əl aɪˈdɛn.tə.ti/

(noun) kültürel kimlik

Örnek:

Language plays a crucial role in shaping one's cultural identity.
Dil, bir kişinin kültürel kimliğini şekillendirmede çok önemli bir rol oynar.

baby shower

/ˈbeɪ.bi ˌʃaʊ.ɚ/

(noun) baby shower, bebek partisi

Örnek:

We are planning a surprise baby shower for my sister next weekend.
Gelecek hafta sonu kız kardeşim için sürpriz bir baby shower partisi planlıyoruz.

longevity celebration

/lɒnˈdʒev.ə.ti ˌsel.əˈbreɪ.ʃən/

(noun) uzun ömür kutlaması

Örnek:

The family gathered to host a grand longevity celebration for their grandmother's 90th birthday.
Aile, büyükannelerinin 90. yaş günü için görkemli bir uzun ömür kutlaması düzenlemek üzere bir araya geldi.

shocked

/ʃɑːkt/

(adjective) şok olmuş, sarsılmış;

(verb) şok etmek, sarsmak

Örnek:

She was shocked by the news of his sudden death.
Onun ani ölüm haberine şok oldu.

wealthy

/ˈwel.θi/

(adjective) zengin, varlıklı

Örnek:

He inherited a large sum from his wealthy aunt.
Zengin teyzesinden büyük bir miras kaldı.

homeless

/ˈhoʊm.ləs/

(adjective) evsiz;

(plural noun) evsizler

Örnek:

The city has a growing population of homeless people.
Şehirde artan bir evsiz nüfusu var.

tremendous

/trɪˈmen.dəs/

(adjective) muazzam, devasa, çok büyük

Örnek:

They made a tremendous effort to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için muazzam bir çaba sarf ettiler.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren