Avatar of Vocabulary Set Ünite 12: Diğer Gezegenlerde Yaşam

8. Sınıf İçinde Ünite 12: Diğer Gezegenlerde Yaşam Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'8. Sınıf' içinde 'Ünite 12: Diğer Gezegenlerde Yaşam' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accommodate

/əˈkɑː.mə.deɪt/

(verb) ağırlamak, konaklatmak, uyarlamak

Örnek:

The hotel can accommodate up to 200 guests.
Otel 200 misafire kadar konaklama sağlayabilir.

adventure

/ədˈven.tʃɚ/

(noun) macera, heyecan;

(verb) macera yapmak, girişmek

Örnek:

They went on a thrilling adventure in the Amazon rainforest.
Amazon yağmur ormanlarında heyecan verici bir maceraya atıldılar.

alien

/ˈeɪ.li.ən/

(noun) yabancı, uzaylı, dünya dışı varlık;

(adjective) yabancı, aykırı, uzaylı

Örnek:

The government has strict laws regarding alien residents.
Hükümetin yabancı sakinler hakkında katı yasaları var.

experience

/ɪkˈspɪr.i.əns/

(noun) deneyim, olay;

(verb) deneyimlemek, yaşamak

Örnek:

He has a lot of experience in teaching.
Öğretmenlikte çok deneyimi var.

danger

/ˈdeɪn.dʒɚ/

(noun) tehlike, risk

Örnek:

The climbers faced great danger on the icy mountain.
Dağcılar buzlu dağda büyük tehlikeyle karşılaştı.

flying saucer

/ˈflaɪ.ɪŋ ˌsɔː.sər/

(noun) uçan daire

Örnek:

Many people claim to have seen a flying saucer in the night sky.
Birçok kişi gece gökyüzünde bir uçan daire gördüğünü iddia ediyor.

galaxy

/ˈɡæl.ək.si/

(noun) galaksi, çok sayıda, kalabalık

Örnek:

Our solar system is part of the Milky Way galaxy.
Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin bir parçasıdır.

jupiter

/ˈdʒuː.pə.t̬ɚ/

(noun) Jüpiter

Örnek:

Astronomers are studying the storms on Jupiter.
Gökbilimciler Jüpiter'deki fırtınaları inceliyor.

mars

/mɑːrz/

(noun) Mars, Roma savaş tanrısı;

(verb) bozmak, zarar vermek

Örnek:

Scientists are studying the possibility of life on Mars.
Bilim insanları Mars'ta yaşam olasılığını inceliyor.

messenger

/ˈmes.ɪn.dʒɚ/

(noun) haberci, kurye, müjdeci

Örnek:

The king sent a messenger to deliver the urgent news.
Kral, acil haberi iletmek için bir haberci gönderdi.

mercury

/ˈmɝː.kjə.ri/

(noun) cıva, Merkür

Örnek:

The old thermometer contained mercury.
Eski termometre cıva içeriyordu.

NASA

/ˈnæs.ə/

(abbreviation) NASA, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi

Örnek:

NASA successfully launched the new Mars rover.
NASA yeni Mars gezginini başarıyla fırlattı.

neptune

/ˈnep.tuːn/

(noun) Neptün, Roma deniz tanrısı

Örnek:

Neptune is the farthest known planet from the Sun.
Neptün, Güneş'ten bilinen en uzak gezegendir.

outer space

/ˌaʊtər ˈspeɪs/

(noun) uzay, dış uzay

Örnek:

Astronauts explore outer space.
Astronotlar uzayı keşfeder.

planet

/ˈplæn.ɪt/

(noun) gezegen

Örnek:

Earth is the third planet from the Sun.
Dünya, Güneş'ten üçüncü gezegendir.

poisonous

/ˈpɔɪ.zən.əs/

(adjective) zehirli, kötü niyetli

Örnek:

Be careful, some mushrooms are highly poisonous.
Dikkatli ol, bazı mantarlar çok zehirli.

saturn

/ˈsæt̬.ɚn/

(noun) Satürn, Roma tarım tanrısı

Örnek:

Saturn is easily recognizable by its beautiful rings.
Satürn, güzel halkalarıyla kolayca tanınır.

solar system

/ˈsoʊ.lər ˌsɪs.təm/

(noun) güneş sistemi

Örnek:

Our solar system is part of the Milky Way galaxy.
Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin bir parçasıdır.

stand

/stænd/

(verb) ayakta durmak, kalkmak, dikmek;

(noun) sehpa, ayaklık, duruş

Örnek:

Please stand when the judge enters.
Yargıç içeri girdiğinde lütfen ayağa kalkın.

surface

/ˈsɝː-/

(noun) yüzey, dış katman, dış görünüş;

(verb) yüzeye çıkmak, ortaya çıkmak, kaplamak

Örnek:

The surface of the table was smooth.
Masanın yüzeyi pürüzsüzdü.

trace

/treɪs/

(noun) iz, eser, belirti;

(verb) izini sürmek, bulmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

The police found no trace of the suspect.
Polis, şüphelinin hiçbir izine rastlamadı.

terrorist

/ˈter.ɚ.ɪst/

(noun) terörist

Örnek:

The government vowed to bring the terrorists to justice.
Hükümet, teröristleri adalete teslim etmeye yemin etti.

trek

/trek/

(noun) yürüyüş, uzun yolculuk;

(verb) yürümek, uzun yolculuk yapmak

Örnek:

They embarked on a challenging trek through the Himalayas.
Himalayalar'da zorlu bir yürüyüşe çıktılar.

UFO

/ˌjuː.efˈoʊ/

(noun) UFO, tanımlanamayan uçan nesne

Örnek:

Many people claim to have seen a UFO.
Birçok kişi bir UFO gördüğünü iddia ediyor.

uncontrollably

/ˌʌn.kənˈtroʊ.lə.bli/

(adverb) kontrolsüzce, dizginlenemez bir şekilde

Örnek:

She started laughing uncontrollably.
Kontrolsüzce gülmeye başladı.

venus

/ˈviː.nəs/

(noun) Venüs, aşk ve güzellik tanrıçası

Örnek:

Venus is often called the 'morning star' or 'evening star'.
Venüs'e genellikle 'sabah yıldızı' veya 'akşam yıldızı' denir.

weightless

/ˈweɪt.ləs/

(adjective) ağırlıksız, hafif

Örnek:

Astronauts experience a weightless sensation in space.
Astronotlar uzayda ağırlıksız bir his yaşarlar.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren