Avatar of Vocabulary Set Ünite 12: Bisikletini Çok Hızlı Sürme!

5. Sınıf İçinde Ünite 12: Bisikletini Çok Hızlı Sürme! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'5. Sınıf' içinde 'Ünite 12: Bisikletini Çok Hızlı Sürme!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

knife

/naɪf/

(noun) bıçak;

(verb) bıçaklamak, bıçakla kesmek

Örnek:

He used a sharp knife to cut the bread.
Ekmeği kesmek için keskin bir bıçak kullandı.

cut

/kʌt/

(verb) kesmek, doğramak, yaralamak;

(noun) kesik, kesme, saç kesimi;

(adjective) kesilmiş, doğranmış

Örnek:

She accidentally cut her finger while chopping vegetables.
Sebze doğrarken yanlışlıkla parmağını kesti.

stove

/stoʊv/

(noun) ocak, soba

Örnek:

She put the kettle on the stove to boil water for tea.
Çay için su kaynatmak üzere demliği ocağa koydu.

touch

/tʌtʃ/

(verb) dokunmak, etkilemek, duygulandırmak;

(noun) dokunuş, temas, tutam

Örnek:

Don't touch the wet paint.
Islak boyaya dokunma.

bum

/bʌm/

(noun) serseri, aylak, kıç;

(verb) aylaklık etmek, boş gezmek, aşırmak;

(adjective) berbat, kötü

Örnek:

He lives like a bum, always asking for money.
Bir serseri gibi yaşıyor, hep para istiyor.

match

/mætʃ/

(noun) maç, karşılaşma, kibrit;

(verb) eşleşmek, uymak, eşleştirmek

Örnek:

The football match ended in a draw.
Futbol maçı berabere bitti.

run-down

/ˌrʌnˈdaʊn/

(adjective) köhne, bakımsız, bitkin

Örnek:

The old house was completely run-down.
Eski ev tamamen köhneleşmişti.

stair

/ster/

(noun) merdiven, basamak

Örnek:

She slowly climbed the stairs to her apartment.
Yavaşça dairesine çıkan merdivenleri tırmandı.

climb

/klaɪm/

(verb) tırmanmak, yükselmek, zorlukla tırmanmak;

(noun) tırmanış, yükseliş

Örnek:

We watched the children climb the tree.
Çocukların ağaca tırmanmasını izledik.

reply

/rɪˈplaɪ/

(noun) cevap, yanıt;

(verb) cevap vermek, yanıtlamak

Örnek:

I sent him an email, but I haven't received a reply yet.
Ona bir e-posta gönderdim ama henüz bir cevap almadım.

loudly

/ˈlaʊd.li/

(adverb) yüksek sesle, gürültülü bir şekilde, gösterişli

Örnek:

He shouted loudly to get her attention.
Onun dikkatini çekmek için yüksek sesle bağırdı.

again

/əˈɡen/

(adverb) tekrar, yine, geri

Örnek:

Can you say that again?
Bunu tekrar söyleyebilir misin?

leg

/leɡ/

(noun) bacak, ayak, etap;

(verb) yürümek, koşmak

Örnek:

She broke her leg playing soccer.
Futbol oynarken bacağını kırdı.

arm

/ɑːrm/

(noun) kol, silah;

(verb) silahlandırmak

Örnek:

She held the baby in her arms.
Bebeği kollarında tuttu.

break

/breɪk/

(verb) kırmak, parçalamak, kesmek;

(noun) mola, kesinti, kaçış

Örnek:

The glass will break if you drop it.
Düşürürsen cam kırılır.

fall off

/fɔːl ɔːf/

(phrasal verb) düşmek, azalmak, ayrılmak

Örnek:

Sales tend to fall off during the winter months.
Kış aylarında satışlar düşme eğilimindedir.

hold

/hoʊld/

(verb) tutmak, taşımak, alıkoymak;

(noun) tutuş, kavrama, bekleme

Örnek:

Can you hold this for a moment?
Bunu bir anlığına tutar mısın?

sharp

/ʃɑːrp/

(adjective) keskin, sivri, yoğun;

(adverb) keskin, tam;

(noun) diyez

Örnek:

Be careful, that knife is very sharp.
Dikkat et, o bıçak çok keskin.

dangerous

/ˈdeɪn.dʒɚ.əs/

(adjective) tehlikeli

Örnek:

It's dangerous to walk alone at night in this area.
Bu bölgede gece yalnız yürümek tehlikelidir.

common

/ˈkɑː.mən/

(adjective) yaygın, ortak, genel;

(noun) halk, sıradan insanlar, ortak arazi

Örnek:

It's a common misconception that money buys happiness.
Paranın mutluluğu satın aldığı yaygın bir yanılgıdır.

accident

/ˈæk.sə.dənt/

(noun) kaza, talihsizlik, tesadüf

Örnek:

He was involved in a car accident.
Bir araba kazasına karıştı.

prevent

/prɪˈvent/

(verb) önlemek, engellemek, alıkoymak

Örnek:

The new policy aims to prevent fraud.
Yeni politika dolandırıcılığı önlemeyi amaçlıyor.

safe

/seɪf/

(adjective) güvenli, emniyetli, zararsız;

(noun) kasa, çelik kasa

Örnek:

Keep your valuables in a safe place.
Değerli eşyalarınızı güvenli bir yerde saklayın.

balcony

/ˈbæl.kə.ni/

(noun) balkon, loca

Örnek:

She stepped out onto the balcony to enjoy the view.
Manzaranın tadını çıkarmak için balkona çıktı.

tip

/tɪp/

(noun) bahşiş, ipucu, tavsiye;

(verb) bahşiş vermek, devirmek, eğmek

Örnek:

He left a generous tip for the waiter.
Garsona cömert bir bahşiş bıraktı.

neighbour

/ˈneɪ.bər/

(noun) komşu;

(verb) komşu olmak, bitişik olmak

Örnek:

Our new neighbour moved in last week.
Yeni komşumuz geçen hafta taşındı.

scissors

/ˈsɪz.ɚz/

(plural noun) makas

Örnek:

Could you pass me the scissors?
Bana makası uzatır mısın?

tool

/tuːl/

(noun) alet, araç, kukla;

(verb) donatmak, aletle sağlamak

Örnek:

He used a hammer as a tool to fix the broken chair.
Kırık sandalyeyi tamir etmek için çekiç kullandı.

helmet

/ˈhel.mət/

(noun) kask, miğfer

Örnek:

Always wear a helmet when riding a bicycle.
Bisiklet sürerken her zaman kask takın.

bite

/baɪt/

(verb) ısırmak, ısırık, kemirmek;

(noun) ısırık, sokma, atıştırmalık

Örnek:

The dog might bite if you get too close.
Çok yaklaşırsan köpek ısırabilir.

scratch

/skrætʃ/

(noun) çizik, sıyrık, başlangıç;

(verb) çizmek, kaşımak

Örnek:

The cat left a scratch on my arm.
Kedi kolumda bir çizik bıraktı.

call for help

/kɔːl fər help/

(phrase) yardım çağırmak, yardım istemek

Örnek:

When the boat started sinking, they had to call for help.
Tekne batmaya başlayınca yardım çağırmak zorunda kaldılar.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren