Avatar of Vocabulary Set Ünite 3: Yeşil Hareket

12. Sınıf İçinde Ünite 3: Yeşil Hareket Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'12. Sınıf' içinde 'Ünite 3: Yeşil Hareket' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

exhaust

/ɪɡˈzɑːst/

(verb) tüketmek, bitirmek, yormak;

(noun) egzoz, egzoz gazı, egzoz sistemi

Örnek:

The long hike completely exhausted their water supply.
Uzun yürüyüş su kaynaklarını tamamen tüketti.

advocate

/ˈæd.və.keɪt/

(noun) savunucu, destekçi, avukat;

(verb) savunmak, desteklemek

Örnek:

She is a strong advocate for human rights.
İnsan hakları için güçlü bir savunucudur.

asthma

/ˈæz.mə/

(noun) astım

Örnek:

She has suffered from asthma since childhood.
Çocukluğundan beri astım hastası.

barren

/ˈber.ən/

(adjective) çorak, verimsiz, kısır

Örnek:

The barren desert stretched for miles.
Çorak çöl millerce uzanıyordu.

biomass

/ˈbaɪ.oʊˌmæs/

(noun) biyokütle

Örnek:

The power plant generates electricity from agricultural biomass.
Santral, tarımsal biyokütleden elektrik üretiyor.

biosphere

/ˈbaɪ.oʊ.sfɪr/

(noun) biyosfer

Örnek:

The rainforest is a vital part of the Earth's biosphere.
Yağmur ormanları, Dünya'nın biyosferinin hayati bir parçasıdır.

bloodstream

/ˈblʌd.striːm/

(noun) kan dolaşımı, kan akışı

Örnek:

The drug is absorbed directly into the bloodstream.
İlaç doğrudan kan dolaşımına emilir.

bronchitis

/brɑːŋˈkaɪ.t̬əs/

(noun) bronşit

Örnek:

The doctor diagnosed him with acute bronchitis.
Doktor ona akut bronşit teşhisi koydu.

chemical

/ˈkem.ɪ.kəl/

(noun) kimyasal, kimyasal madde;

(adjective) kimyasal

Örnek:

The factory produces various industrial chemicals.
Fabrika çeşitli endüstriyel kimyasallar üretiyor.

clutter

/ˈklʌt̬.ɚ/

(noun) dağınıklık, karmaşa, gereksiz eşya;

(verb) dağıtmak, doldurmak, karmaşa yaratmak

Örnek:

There's too much clutter on your desk.
Masanda çok fazla dağınıklık var.

combustion

/kəmˈbʌs.tʃən/

(noun) yanma, yakma

Örnek:

The engine relies on the combustion of fuel to generate power.
Motor, güç üretmek için yakıtın yanmasına dayanır.

conserve

/kənˈsɝːv/

(verb) korumak, muhafaza etmek, idareli kullanmak;

(noun) reçel, meyve konservesi

Örnek:

We must conserve our natural resources for future generations.
Gelecek nesiller için doğal kaynaklarımızı korumalıyız.

consume

/kənˈsuːm/

(verb) tüketmek, yemek, içmek

Örnek:

Humans consume a variety of foods.
İnsanlar çeşitli yiyecekler tüketir.

deforestation

/diːˌfɔːr.əˈsteɪ.ʃən/

(noun) ormansızlaşma, ağaç kesimi

Örnek:

Deforestation is a major cause of climate change.
Ormansızlaşma iklim değişikliğinin önemli bir nedenidir.

delay

/dɪˈleɪ/

(verb) geciktirmek, ertelemek, tereddüt etmek;

(noun) gecikme, ertelemek

Örnek:

Traffic will delay your arrival.
Trafik varışınızı geciktirecektir.

deplete

/dɪˈpliːt/

(verb) tüketmek, azaltmak, bitirmek

Örnek:

The prolonged drought has depleted the region's water reserves.
Uzun süreli kuraklık bölgenin su rezervlerini tüketti.

dweller

/ˈdwel.ɚ/

(noun) sakin, ikamet eden

Örnek:

City dwellers often face higher living costs.
Şehir sakinleri genellikle daha yüksek yaşam maliyetleriyle karşılaşır.

ecotourism

/ˈiː.koʊˌtʊr.ɪ.zəm/

(noun) ekoturizm

Örnek:

Many travelers are choosing ecotourism to experience nature responsibly.
Birçok gezgin, doğayı sorumlu bir şekilde deneyimlemek için ekoturizmi tercih ediyor.

emission

/iˈmɪʃ.ən/

(noun) emisyon, salım, ihraç

Örnek:

The factory reduced its carbon emissions.
Fabrika karbon emisyonlarını azalttı.

energy-saving

/ˈenərdʒiˌseɪvɪŋ/

(adjective) enerji tasarruflu, enerji verimli

Örnek:

We installed energy-saving light bulbs throughout the house.
Evin her yerine enerji tasarruflu ampuller taktık.

excessive

/ekˈses.ɪv/

(adjective) aşırı, fazla, haddinden fazla

Örnek:

The company was criticized for its excessive spending.
Şirket, aşırı harcamaları nedeniyle eleştirildi.

exploit

/ɪkˈsplɔɪt/

(verb) faydalanmak, yararlanmak, sömürmek;

(noun) başarı, kahramanlık

Örnek:

The company needs to exploit new markets.
Şirketin yeni pazarları değerlendirmesi gerekiyor.

filter

/ˈfɪl.tɚ/

(noun) filtre;

(verb) filtrelemek, elemek

Örnek:

The coffee machine has a built-in filter.
Kahve makinesinde dahili bir filtre bulunur.

geothermal

/ˌdʒiː.oʊˈθɝː.məl/

(adjective) jeotermal

Örnek:

Geothermal energy is a renewable resource.
Jeotermal enerji yenilenebilir bir kaynaktır.

habitat

/ˈhæb.ə.tæt/

(noun) yaşam alanı, habitat

Örnek:

The panda's natural habitat is the bamboo forest.
Pandanın doğal yaşam alanı bambu ormanıdır.

hazardous

/ˈhæz.ɚ.dəs/

(adjective) tehlikeli, riskli

Örnek:

Working with chemicals can be hazardous.
Kimyasallarla çalışmak tehlikeli olabilir.

indigenous

/ɪnˈdɪdʒ.ə.nəs/

(adjective) yerli, doğal, aborjin

Örnek:

The kangaroo is indigenous to Australia.
Kanguru Avustralya'ya özgüdür.

integrity

/ɪnˈteɡ.rə.t̬i/

(noun) dürüstlük, bütünlük, tamlık

Örnek:

He is a man of great integrity.
O, büyük dürüstlüğe sahip bir adamdır.

logging

/ˈlɑː.ɡɪŋ/

(noun) ağaç kesimi, tomrukçuluk, kayıt

Örnek:

Illegal logging is a major problem in the Amazon rainforest.
Amazon yağmur ormanlarında yasa dışı ağaç kesimi büyük bir sorundur.

mildew

/ˈmɪl.duː/

(noun) küf, mildiyö;

(verb) küflenmek, mildiyö olmak

Örnek:

The old books in the attic were covered in mildew.
Tavandaki eski kitaplar küfle kaplıydı.

mould

/moʊld/

(noun) kalıp, döküm kalıbı, küf;

(verb) şekillendirmek, kalıplamak, küflenmek

Örnek:

Pour the chocolate into the mould.
Çikolatayı kalıba dökün.

organic

/ɔːrˈɡæn.ɪk/

(adjective) organik, doğal

Örnek:

We only buy organic vegetables.
Sadece organik sebzeler alıyoruz.

pathway

/ˈpæθ.weɪ/

(noun) patika, yol, yöntem

Örnek:

The children followed the narrow pathway through the woods.
Çocuklar ormandaki dar patikayı takip etti.

pollutant

/pəˈluː.t̬ənt/

(noun) kirletici, çevre kirletici

Örnek:

Carbon monoxide is a dangerous pollutant.
Karbon monoksit tehlikeli bir kirleticidir.

prohibit

/prəˈhɪb.ɪt/

(verb) yasaklamak, engellemek

Örnek:

The law prohibits discrimination based on age.
Kanun yaşa dayalı ayrımcılığı yasaklar.

purification

/ˌpjʊr.ə.fəˈkeɪ.ʃən/

(noun) arıtma, saflaştırma

Örnek:

Water purification is essential for safe drinking.
Su arıtma güvenli içme için esastır.

renewable

/rɪˈnuː.ə.bəl/

(adjective) yenilenebilir, uzatılabilir

Örnek:

Solar energy is a renewable resource.
Güneş enerjisi yenilenebilir bir kaynaktır.

replenish

/rɪˈplen.ɪʃ/

(verb) yenilemek, doldurmak, geri kazandırmak

Örnek:

We need to replenish our supplies after the long trip.
Uzun yolculuktan sonra erzaklarımızı yenilememiz gerekiyor.

respiratory

/ˈres.pə.rə.tɔːr.i/

(adjective) solunum, solunumsal

Örnek:

She suffered from a severe respiratory infection.
Şiddetli bir solunum yolu enfeksiyonu geçirdi.

soot

/sʊt/

(noun) is, kurum;

(verb) isle, kurumla kaplamak

Örnek:

The chimney was covered in thick soot.
Baca kalın is ile kaplıydı.

species

/ˈspiː.ʃiːz/

(noun) tür, çeşit

Örnek:

The giant panda is an endangered species.
Dev panda nesli tükenmekte olan bir türdür.

stabilize

/ˈsteɪ.bə.laɪz/

(verb) istikrara kavuşturmak, dengelemek

Örnek:

The government is trying to stabilize the economy.
Hükümet ekonomiyi istikrara kavuşturmaya çalışıyor.

susceptible

/səˈsep.tə.bəl/

(adjective) yatkın, hassas

Örnek:

Elderly people are more susceptible to the flu.
Yaşlı insanlar gribe daha yatkındır.

dispose of

/dɪˈspoʊz ʌv/

(phrasal verb) elden çıkarmak, atmak, halletmek

Örnek:

Please dispose of your trash in the designated bins.
Lütfen çöpünüzü belirlenen kutulara atın.

at risk

/æt rɪsk/

(phrase) risk altında, tehlikede

Örnek:

Children from low-income families are at risk of poor nutrition.
Düşük gelirli ailelerden gelen çocuklar kötü beslenme riski altındadır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren