Avatar of Vocabulary Set Top 476 - 500 Adjectives

En Yaygın 500 İngilizce Sıfat İçinde Top 476 - 500 Adjectives Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'En Yaygın 500 İngilizce Sıfat' içinde 'Top 476 - 500 Adjectives' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

Asian

/ˈeɪ.ʒən/

(adjective) Asyalı, Asya;

(noun) Asyalı

Örnek:

She is studying Asian history.
Asya tarihini inceliyor.

biological

/ˌbaɪ.əˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) biyolojik, öz

Örnek:

The study focused on the biological diversity of the rainforest.
Çalışma, yağmur ormanlarının biyolojik çeşitliliğine odaklandı.

married

/ˈmer.id/

(adjective) evli;

(past participle) evlendi

Örnek:

They have been happily married for twenty years.
Yirmi yıldır mutlu bir şekilde evliler.

bold

/boʊld/

(adjective) cesur, cüretkar, canlı;

(verb) kalınlaştırmak

Örnek:

She made a bold decision to quit her job and start her own business.
İşinden ayrılıp kendi işini kurmak için cesur bir karar verdi.

confusing

/kənˈfjuː.zɪŋ/

(adjective) kafa karıştırıcı, anlaşılması zor

Örnek:

The instructions were very confusing.
Talimatlar çok kafa karıştırıcıydı.

near

/nɪr/

(adverb) yakın, yakında;

(preposition) yakınında;

(adjective) yakın, yaklaşan;

(verb) yaklaşmak, yakınlaşmak

Örnek:

The school is quite near.
Okul oldukça yakın.

productive

/prəˈdʌk.tɪv/

(adjective) verimli, üretken, bereketli

Örnek:

It was a very productive meeting, we made a lot of decisions.
Çok verimli bir toplantıydı, birçok karar aldık.

mysterious

/mɪˈstɪr.i.əs/

(adjective) gizemli, esrarengiz, anlaşılmaz

Örnek:

The disappearance of the ancient artifact remains a mysterious case.
Antik eserin kaybolması gizemli bir vaka olmaya devam ediyor.

mixed

/mɪkst/

(adjective) karışık, çeşitli, karma;

(past participle) karışık

Örnek:

The audience was a mixed group of young and old.
Seyirci, genç ve yaşlılardan oluşan karışık bir gruptu.

industrial

/ɪnˈdʌs.tri.əl/

(adjective) endüstriyel, sanayide kullanılan

Örnek:

The city has a strong industrial base.
Şehrin güçlü bir endüstriyel tabanı var.

musical

/ˈmjuː.zɪ.kəl/

(adjective) müzikal, müziğe düşkün;

(noun) müzikal

Örnek:

She has a great musical talent.
Harika bir müzik yeteneği var.

virtual

/ˈvɝː.tʃu.əl/

(adjective) fiili, neredeyse, sanal

Örnek:

The meeting was a virtual disaster.
Toplantı neredeyse bir felaketti.

iconic

/aɪˈkɑː.nɪk/

(adjective) ikonik, sembolik

Örnek:

The Eiffel Tower is an iconic landmark of Paris.
Eyfel Kulesi, Paris'in ikonik bir simgesidir.

dense

/dens/

(adjective) yoğun, sık, aptal

Örnek:

The forest was so dense that sunlight barely reached the ground.
Orman o kadar yoğundu ki güneş ışığı yere zor ulaşıyordu.

attractive

/əˈtræk.tɪv/

(adjective) çekici, cazip

Örnek:

She wore a very attractive dress to the party.
Partiye çok çekici bir elbise giydi.

psychological

/ˌsaɪ.kəˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) psikolojik, zihinsel, psikoloji ile ilgili

Örnek:

The patient is suffering from a psychological disorder.
Hasta psikolojik bir rahatsızlıktan muzdarip.

conservative

/kənˈsɝː.və.t̬ɪv/

(noun) muhafazakar;

(adjective) muhafazakar, geleneksel

Örnek:

My grandfather is a staunch conservative.
Dedem koyu bir muhafazakardır.

secure

/səˈkjʊr/

(adjective) sağlam, güvenli, sabit;

(verb) sabitlemek, güvenceye almak, bağlamak

Örnek:

Make sure the ladder is secure before you climb it.
Tırmanmadan önce merdivenin sağlam olduğundan emin olun.

ugly

/ˈʌɡ.li/

(adjective) çirkin, kötü, iğrenç

Örnek:

She thought the painting was really ugly.
Resmin gerçekten çirkin olduğunu düşündü.

ongoing

/ˈɑːnˌɡoʊ.ɪŋ/

(adjective) devam eden, süregelen

Örnek:

The negotiations are still ongoing.
Müzakereler hala devam ediyor.

competitive

/kəmˈpet̬.ə.t̬ɪv/

(adjective) rekabetçi, hırslı

Örnek:

The company operates in a highly competitive market.
Şirket, oldukça rekabetçi bir pazarda faaliyet gösteriyor.

fellow

/ˈfel.oʊ/

(noun) adam, erkek, üye;

(adjective) arkadaş, yoldaş

Örnek:

He's a good fellow to have around.
O, etrafta olması iyi bir adam.

brave

/breɪv/

(adjective) cesur, yürekli;

(verb) meydan okumak, göğüs germek

Örnek:

The brave firefighter rescued the child from the burning building.
Cesur itfaiyeci çocuğu yanan binadan kurtardı.

fit

/fɪt/

(verb) uymak, oturmak, yakışmak;

(noun) uyum, kalıp, nöbet;

(adjective) formda, sağlıklı, uygun

Örnek:

These shoes fit perfectly.
Bu ayakkabılar tam oturuyor.

radical

/ˈræd.ɪ.kəl/

(adjective) radikal, köklü, esaslı;

(noun) radikal, aşırı uç, devrimci

Örnek:

The company underwent a radical transformation.
Şirket radikal bir dönüşüm geçirdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren