Avatar of Vocabulary Set Doğa Olayları ve Kirlilik

C2 Seviyesi İçinde Doğa Olayları ve Kirlilik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C2 Seviyesi' içinde 'Doğa Olayları ve Kirlilik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

calamity

/kəˈlæm.ə.t̬i/

(noun) felaket, afet, musibet

Örnek:

The earthquake was a terrible calamity for the region.
Deprem bölge için korkunç bir felaketti.

cataclysm

/ˈkæt̬.ə.klɪ.zəm/

(noun) felaket, doğal afet, tufan

Örnek:

The eruption of the supervolcano caused a global cataclysm.
Süper volkanın patlaması küresel bir felakete neden oldu.

ravage

/ˈræv.ɪdʒ/

(verb) tahrip etmek, harap etmek;

(noun) tahribat, yıkım

Örnek:

The forest fire ravaged the entire hillside.
Orman yangını tüm yamaçları tahrip etti.

conflagration

/ˌkɑːn.fləˈɡreɪ.ʃən/

(noun) büyük yangın, felaket yangın, çatışma

Örnek:

The city was devastated by a massive conflagration.
Şehir büyük bir yangınla harap oldu.

scourge

/skɝːdʒ/

(noun) kırbaç, kamçı, felaket;

(verb) kırbaçlamak, eziyet etmek, felakete uğratmak

Örnek:

The ancient Romans used a scourge for flogging.
Antik Romalılar kırbaçlamak için bir kırbaç kullanırlardı.

aftershock

/ˈæf.tɚ.ʃɑːk/

(noun) artçı sarsıntı, artçı şok, sonuç

Örnek:

Residents were warned to brace for aftershocks following the major earthquake.
Büyük depremin ardından sakinlere artçı sarsıntılara karşı hazırlıklı olmaları uyarısı yapıldı.

temblor

/ˈtem.blɚ/

(noun) sarsıntı, deprem

Örnek:

The slight temblor rattled the windows but caused no damage.
Hafif sarsıntı pencereleri salladı ama hasara yol açmadı.

deluge

/ˈdel.juːdʒ/

(noun) sel, tufan, yağmur;

(verb) sular altında bırakmak, boğmak, yağmuruna tutmak

Örnek:

The town was hit by a sudden deluge.
Şehir ani bir sel tarafından vuruldu.

salvage

/ˈsæl.vɪdʒ/

(verb) kurtarmak, hurdaya çıkarmak, muhafaza etmek;

(noun) kurtarma, hurda, kurtarılmış eşya

Örnek:

They managed to salvage some of the cargo from the sunken ship.
Batık gemiden kargonun bir kısmını kurtarmayı başardılar.

epicenter

/ˈep.ə.sen.t̬ɚ/

(noun) merkez üssü, merkez

Örnek:

The epicenter of the earthquake was located near the coast.
Depremin merkez üssü kıyıya yakın bir yerdeydi.

waterspout

/ˈwɑː.t̬ɚ.spaʊt/

(noun) hortum, su hortumu, su oluğu

Örnek:

Sailors spotted a large waterspout far out at sea.
Denizciler denizde uzakta büyük bir hortum gördüler.

incinerator

/ɪnˈsɪn.ə.reɪ.t̬ɚ/

(noun) yakma fırını, çöp yakma tesisi

Örnek:

The hospital installed a new incinerator for medical waste.
Hastane, tıbbi atıklar için yeni bir yakma fırını kurdu.

biohazard

/ˌbaɪ.oʊˈhæz.ɚd/

(noun) biyolojik tehlike, biyolojik risk

Örnek:

The spilled liquid was marked with a biohazard symbol.
Dökülen sıvı biyolojik tehlike sembolü ile işaretlenmişti.

sludge

/slʌdʒ/

(noun) çamur, balçık, tortu

Örnek:

The riverbed was covered in thick, black sludge.
Nehir yatağı kalın, siyah çamurla kaplıydı.

soot

/sʊt/

(noun) is, kurum;

(verb) isle, kurumla kaplamak

Örnek:

The chimney was covered in thick soot.
Baca kalın is ile kaplıydı.

effluent

/ˈef.lu.ənt/

(noun) atık su, deşarj;

(adjective) akan, çıkan

Örnek:

The factory was fined for discharging untreated effluent into the river.
Fabrika, arıtılmamış atık suyu nehre boşalttığı için para cezasına çarptırıldı.

detritus

/dɪˈtraɪ.t̬əs/

(noun) döküntü, kalıntı, atık

Örnek:

The beach was covered with natural detritus like seaweed and driftwood.
Plaj, deniz yosunu ve sürüklenen odun gibi doğal döküntülerle kaplıydı.

hazmat suit

/ˈhæz.mæt ˌsuːt/

(noun) tehlikeli madde giysisi, kimyasal koruyucu giysi

Örnek:

The emergency crew arrived wearing full hazmat suits.
Acil durum ekibi tam tehlikeli madde giysileri içinde geldi.

fallout

/ˈfɑːl.aʊt/

(noun) radyoaktif serpinti, fallout, sonuç

Örnek:

The nuclear test resulted in widespread fallout.
Nükleer test yaygın radyoaktif serpintiye neden oldu.

asbestos

/æsˈbes.tɑːs/

(noun) asbest

Örnek:

The old building was found to contain asbestos.
Eski binada asbest olduğu tespit edildi.

aerosol

/ˈer.ə.sɑːl/

(noun) aerosol, sprey, havada asılı parçacıklar

Örnek:

She used an aerosol can of hairspray.
Bir aerosol saç spreyi kutusu kullandı.

particulate

/pɑːrˈtɪk.jə.lət/

(adjective) partikül, parçacıklı;

(noun) partikül, partikül madde

Örnek:

The air quality report showed high levels of particulate matter.
Hava kalitesi raporu yüksek düzeyde partikül madde gösterdi.

catalytic converter

/ˌkæt̬.əˌlɪt̬.ɪk kənˈvɝː.t̬ɚ/

(noun) katalitik konvertör, katalizör

Örnek:

The mechanic replaced the faulty catalytic converter.
Tamirci arızalı katalitik konvertörü değiştirdi.

unleaded

/ʌnˈled.ɪd/

(noun) kurşunsuz benzin;

(adjective) kurşunsuz

Örnek:

I need to fill up my car with unleaded.
Arabamı kurşunsuz benzinle doldurmam gerekiyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren