Avatar of Vocabulary Set Yoğunluk

C2 Seviyesi İçinde Yoğunluk Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C2 Seviyesi' içinde 'Yoğunluk' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

recede

/rɪˈsiːd/

(verb) geri çekilmek, azalmak, uzaklaşmak

Örnek:

The floodwaters slowly began to recede.
Sel suları yavaşça geri çekilmeye başladı.

redouble

/ˌriːˈdʌb.əl/

(verb) ikiye katlamak, artırmak

Örnek:

They redoubled their efforts to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için çabalarını ikiye katladılar.

radicalize

/ˈræd.ɪ.kəl.aɪz/

(verb) radikalleştirmek, daha aşırı hale getirmek

Örnek:

The group's propaganda aimed to radicalize young people.
Grubun propagandası gençleri radikalleştirmeyi amaçlıyordu.

compound

/ˈkɑːm.paʊnd/

(noun) bileşik, karışım, yerleşke;

(verb) artırmak, kötüleştirmek, bileşik hesaplamak;

(adjective) bileşik, karmaşık

Örnek:

Water is a chemical compound of hydrogen and oxygen.
Su, hidrojen ve oksijenin kimyasal bir bileşiğidir.

aggrandize

/əˈɡræn.daɪz/

(verb) yüceltmek, büyütmek, abartmak

Örnek:

He sought to aggrandize his family by marrying into royalty.
Kraliyet ailesiyle evlenerek ailesini yüceltmeye çalıştı.

assuage

/əˈsweɪdʒ/

(verb) yatıştırmak, dindirmek, hafifletmek

Örnek:

The doctor prescribed medication to assuage the patient's pain.
Doktor, hastanın ağrısını dindirmek için ilaç yazdı.

exalt

/ɪɡˈzɑːlt/

(verb) yüceltmek, övmek, yükseltmek

Örnek:

The choir will exalt the Lord with their songs.
Koro, şarkılarıyla Rab'bi yüceltecek.

attenuate

/əˈten.ju.eɪt/

(verb) zayıflatmak, azaltmak, genliği azaltmak;

(adjective) zayıflatılmış, attenüe

Örnek:

The vaccine helps to attenuate the severity of the disease.
Aşı, hastalığın şiddetini azaltmaya yardımcı olur.

stifle

/ˈstaɪ.fəl/

(verb) boğmak, nefesini kesmek, bastırmak

Örnek:

The thick smoke began to stifle him.
Yoğun duman onu boğmaya başladı.

palliate

/ˈpæl.i.eɪt/

(verb) hafifletmek, yatıştırmak, mazur göstermek

Örnek:

Doctors tried to palliate the patient's pain with medication.
Doktorlar hastanın ağrısını ilaçlarla hafifletmeye çalıştı.

wane

/weɪn/

(verb) azalmak, küçülmek, solmak;

(noun) azalma, küçülme, solma

Örnek:

The moon began to wane after the full moon.
Dolunaydan sonra ay küçülmeye başladı.

step up

/step ʌp/

(phrasal verb) artırmak, hızlandırmak, yoğunlaştırmak

Örnek:

We need to step up our efforts to meet the deadline.
Son teslim tarihine yetişmek için çabalarımızı artırmamız gerekiyor.

tamp down

/tæmp daʊn/

(phrasal verb) düşürmek, bastırmak, azaltmak

Örnek:

The government is trying to tamp down inflation.
Hükümet enflasyonu düşürmeye çalışıyor.

drastic

/ˈdræs.tɪk/

(adjective) radikal, köklü, şiddetli

Örnek:

The company had to take drastic measures to cut costs.
Şirket, maliyetleri düşürmek için radikal önlemler almak zorunda kaldı.

searing

/ˈsɪr.ɪŋ/

(adjective) kavurucu, yakıcı, sert

Örnek:

The desert sun was searing.
Çöl güneşi kavurucuydu.

unmitigated

/ʌnˈmɪt̬.ə.ɡeɪ.t̬ɪd/

(adjective) tam, mutlak

Örnek:

The event was an unmitigated disaster.
Olay tam bir felaketti.

mitigation

/ˌmɪt̬.əˈɡeɪ.ʃən/

(noun) azaltma, hafifletme, yatıştırma

Örnek:

The government implemented measures for climate change mitigation.
Hükümet iklim değişikliği azaltma önlemleri uyguladı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren