Avatar of Vocabulary Set B2 - Deyimsel Fiilleri Karıştırmayın!

B2 Seviyesi İçinde B2 - Deyimsel Fiilleri Karıştırmayın! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Deyimsel Fiilleri Karıştırmayın!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

ask for

/æsk fɔːr/

(phrasal verb) istemek, talep etmek, sormak

Örnek:

I'm going to ask for a raise.
Zam isteyeceğim.

back down

/bæk daʊn/

(phrasal verb) geri adım atmak, vazgeçmek

Örnek:

He refused to back down on his decision.
Kararından geri adım atmayı reddetti.

believe in

/bɪˈliːv ɪn/

(phrasal verb) inanmak, güvenmek

Örnek:

Do you believe in ghosts?
Hayaletlere inanıyor musun?

bring on

/brɪŋ ɑːn/

(phrasal verb) neden olmak, tetiklemek, yol açmak

Örnek:

The stress of the job brought on a severe headache.
İş stresi şiddetli bir baş ağrısına neden oldu.

call off

/kɔːl ˈɔːf/

(phrasal verb) iptal etmek, vazgeçmek, geri çağırmak

Örnek:

They had to call off the outdoor concert due to heavy rain.
Şiddetli yağmur nedeniyle açık hava konserini iptal etmek zorunda kaldılar.

catch up

/kætʃ ʌp/

(phrasal verb) yetişmek, yakalamak, hasret gidermek

Örnek:

After being sick, I need to catch up on my schoolwork.
Hasta olduktan sonra okul ödevlerimi yetiştirmem gerekiyor.

cheer up

/tʃɪr ˈʌp/

(phrasal verb) neşelenmek, neşelendirmek

Örnek:

Cheer up! Things will get better.
Neşelen! Her şey daha iyi olacak.

clean up

/kliːn ˈʌp/

(phrasal verb) temizlemek, toparlamak, köşeyi dönmek

Örnek:

We need to clean up this mess before mom gets home.
Annem eve gelmeden bu dağınıklığı temizlememiz gerekiyor.

come across

/kʌm əˈkrɔs/

(phrasal verb) rastlamak, karşılaşmak, anlaşılmak

Örnek:

I came across an old friend at the market today.
Bugün pazarda eski bir arkadaşıma rastladım.

come up

/kʌm ʌp/

(phrasal verb) gündeme gelmek, ortaya çıkmak, gelmek

Örnek:

The issue of funding will come up at the next meeting.
Finansman konusu bir sonraki toplantıda gündeme gelecek.

deal with

/diːl wɪð/

(phrasal verb) ilgilenmek, başa çıkmak, iş yapmak

Örnek:

We need to deal with this issue immediately.
Bu sorunla hemen ilgilenmemiz gerekiyor.

drop by

/drɑp baɪ/

(phrasal verb) uğramak, ziyaret etmek

Örnek:

Feel free to drop by anytime you're in the neighborhood.
Mahalledeyken istediğin zaman uğrayabilirsin.

eat out

/iːt aʊt/

(phrasal verb) dışarıda yemek yemek, restoranda yemek yemek

Örnek:

Let's eat out tonight, I don't feel like cooking.
Bu akşam dışarıda yemek yiyelim, yemek yapmak istemiyorum.

end up

/end ʌp/

(phrasal verb) sonuçlanmak, bitmek, sonunda yapmak

Örnek:

We ended up staying at a cheap motel.
Ucuz bir motelde kalmak zorunda kaldık.

fall apart

/fɔːl əˈpɑːrt/

(phrasal verb) dağılmak, parçalanmak, çökmek

Örnek:

The old book started to fall apart as I turned the pages.
Sayfaları çevirirken eski kitap dağılmaya başladı.

figure out

/ˈfɪɡ.jər aʊt/

(phrasal verb) çözmek, anlamak, bulmak

Örnek:

I need to figure out how to fix this computer.
Bu bilgisayarı nasıl tamir edeceğimi çözmem gerekiyor.

fill in

/fɪl ɪn/

(phrasal verb) doldurmak, tamamlamak, bilgi vermek

Örnek:

Please fill in your name and address on the application form.
Lütfen başvuru formuna adınızı ve adresinizi doldurun.

get along

/ɡet əˈlɔŋ/

(phrasal verb) anlaşmak, iyi geçinmek, idare etmek

Örnek:

I really get along with my new colleagues.
Yeni iş arkadaşlarımla gerçekten iyi anlaşıyorum.

give away

/ɡɪv əˈweɪ/

(phrasal verb) ele vermek, açığa vurmak, bedava vermek

Örnek:

His nervous laughter gave away his true feelings.
Gergin kahkahası gerçek duygularını ele verdi.

go over

/ɡoʊ ˈoʊvər/

(phrasal verb) gözden geçirmek, incelemek, karşılanmak

Örnek:

Let's go over the details one more time.
Detayları bir kez daha gözden geçirelim.

hang on

/hæŋ ɑːn/

(phrasal verb) beklemek, tutunmak, sıkıca tutmak

Örnek:

Can you hang on a minute? I'll be right with you.
Bir dakika bekleyebilir misin? Hemen geliyorum.

hang out

/hæŋ aʊt/

(phrasal verb) takılmak, dışarı çıkmak, asmak

Örnek:

We often hang out at the coffee shop on weekends.
Hafta sonları sık sık kahve dükkanında takılırız.

leave out

/liːv aʊt/

(phrasal verb) atlamak, hariç tutmak, dışarıda bırakmak

Örnek:

Please don't leave out any important details when you tell the story.
Hikayeyi anlatırken lütfen önemli detayları atlamayın.

make out

/meɪk aʊt/

(phrasal verb) seçmek, anlamak, öpüşmek

Örnek:

I could just make out a figure in the distance.
Uzakta bir figürü zar zor seçebildim.

pass away

/pæs əˈweɪ/

(phrasal verb) vefat etmek, ölmek

Örnek:

His grandmother passed away peacefully in her sleep.
Büyükannesi uykusunda huzur içinde vefat etti.

put off

/pʊt ɔf/

(phrasal verb) ertelemek, geciktirmek, tiksinmek

Örnek:

Don't put off until tomorrow what you can do today.
Bugün yapabileceğin işi yarına ertelemeyin.

rule out

/ruːl aʊt/

(phrasal verb) elemek, dışlamak

Örnek:

The police have not yet ruled out foul play.
Polis henüz kötü niyeti elememiş durumda.

run out of

/rʌn aʊt ʌv/

(phrasal verb) bitmek, tükenmek, kalmamak

Örnek:

We've run out of milk, so I need to go to the store.
Sütümüz bitti, bu yüzden markete gitmem gerekiyor.

see to

/siː tuː/

(phrasal verb) halletmek, ilgilenmek, emin olmak

Örnek:

I need to see to the laundry before I leave.
Gitmeden önce çamaşırları halletmem gerekiyor.

show up

/ʃoʊ ʌp/

(phrasal verb) ortaya çıkmak, gelmek, gölgede bırakmak

Örnek:

He didn't show up for the meeting.
Toplantıya gelmedi.

sort out

/sɔːrt aʊt/

(phrasal verb) halletmek, çözmek, sıralamak

Örnek:

We need to sort out this mess before the boss arrives.
Patron gelmeden bu karmaşayı halletmemiz gerekiyor.

throw away

/θroʊ əˈweɪ/

(phrasal verb) atmak, elden çıkarmak, heba etmek

Örnek:

Don't throw away those old clothes; I can donate them.
O eski kıyafetleri atma; bağışlayabilirim.

turn down

/tɜːrn daʊn/

(phrasal verb) reddetmek, geri çevirmek, kısmak

Örnek:

She had to turn down the job offer because it was too far away.
İş teklifini çok uzak olduğu için reddetmek zorunda kaldı.

wipe out

/waɪp aʊt/

(phrasal verb) yok etmek, ortadan kaldırmak, silip süpürmek

Örnek:

The flood threatened to wipe out the entire village.
Sel, tüm köyü yok etme tehdidi oluşturdu.

put in

/pʊt ɪn/

(phrasal verb) takmak, yerleştirmek, harcamak

Örnek:

Can you help me put in this new light fixture?
Bu yeni aydınlatma armatürünü takmama yardım edebilir misin?

pile up

/paɪl ʌp/

(phrasal verb) birikmek, yığılmak, zincirleme kaza yapmak

Örnek:

The dirty dishes started to pile up in the sink.
Kirli bulaşıklar lavaboda birikmeye başladı.

put out

/pʊt aʊt/

(phrasal verb) söndürmek, rahatsız etmek, canını sıkmak

Örnek:

The firefighters quickly put out the blaze.
İtfaiyeciler yangını hızla söndürdü.

break away

/breɪk əˈweɪ/

(phrasal verb) kaçmak, kurtulmak, ayrılmak

Örnek:

The suspect managed to break away from the police officer.
Şüpheli polis memurundan kaçmayı başardı.

root for

/ruːt fɔːr/

(phrasal verb) desteklemek, alkışlamak

Örnek:

We're going to the game to root for our favorite team.
Favori takımımıza destek olmak için maça gidiyoruz.

come away with

/kʌm əˈweɪ wɪð/

(phrasal verb) ile ayrılmak, elde etmek

Örnek:

She came away with a sense of accomplishment after finishing the marathon.
Maratonu bitirdikten sonra başarı hissiyle ayrıldı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren