Avatar of Vocabulary Set B1 - Oyunlar ve Oyuncaklar

B1 Seviyesi İçinde B1 - Oyunlar ve Oyuncaklar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B1 Seviyesi' içinde 'B1 - Oyunlar ve Oyuncaklar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

dice

/daɪs/

(noun) zar;

(verb) küp küp doğramak

Örnek:

Roll the dice to see who goes first.
Kim önce başlayacak görmek için zarları at.

tie

/taɪ/

(noun) kravat, beraberlik, eşitlik;

(verb) bağlamak, düğümlemek, berabere kalmak

Örnek:

He wore a suit and a red tie to the wedding.
Düğüne takım elbise ve kırmızı bir kravat giydi.

cheat

/tʃiːt/

(verb) hile yapmak, kopya çekmek, aldatmak;

(noun) hilebaz, kopya çeken

Örnek:

He was caught trying to cheat on the exam.
Sınavda kopya çekmeye çalışırken yakalandı.

go

/ɡoʊ/

(verb) gitmek, çalışmak, işlemek;

(noun) deneme, sıra;

(adjective) hazır, çalışır durumda;

(exclamation) hadi, başla

Örnek:

I need to go to the store.
Markete gitmem gerekiyor.

turn

/tɝːn/

(verb) dönmek, çevirmek, yön değiştirmek;

(noun) dönüş, sıra

Örnek:

The Earth turns on its axis.
Dünya kendi ekseni etrafında döner.

play

/pleɪ/

(verb) oynamak, canlandırmak, çalmak;

(noun) oyun, piyes, eğlence

Örnek:

The children are playing in the park.
Çocuklar parkta oynuyor.

chess

/tʃes/

(noun) satranç

Örnek:

He loves to play chess in his free time.
Boş zamanlarında satranç oynamayı sever.

crossword

/ˈkrɑːs.wɝːd/

(noun) bulmaca, çengel bulmaca

Örnek:

She spends her Sunday mornings doing the crossword in the newspaper.
Pazar sabahlarını gazetede bulmaca çözerek geçirir.

doll

/dɑːl/

(noun) bebek, oyuncak bebek, güzel kadın;

(verb) süslenmek, güzelleştirmek

Örnek:

My daughter loves playing with her new doll.
Kızım yeni bebeğiyle oynamayı çok seviyor.

dollhouse

/ˈdɑːlˌhaʊs/

(noun) oyuncak ev

Örnek:

My daughter loves playing with her new dollhouse.
Kızım yeni oyuncak evinde oynamayı çok seviyor.

winning

/ˈwɪn.ɪŋ/

(adjective) kazanan, galip;

(noun) kazanma, galibiyet

Örnek:

The team has a winning streak of five games.
Takımın beş maçlık bir galibiyet serisi var.

puzzle

/ˈpʌz.əl/

(noun) bulmaca, bilmece, gizem;

(verb) şaşırtmak, kafasını karıştırmak

Örnek:

She spent hours trying to solve the jigsaw puzzle.
Yapboz bulmacayı çözmek için saatler harcadı.

trick

/trɪk/

(noun) numara, hile, beceri;

(verb) kandırmak, atlatmak

Örnek:

He played a clever trick on his friends.
Arkadaşlarına zekice bir numara yaptı.

move

/muːv/

(verb) hareket etmek, kıpırdamak, taşınmak;

(noun) hareket, hamle, taşınma

Örnek:

The car began to move slowly down the street.
Araba yavaşça yolda ilerlemeye başladı.

deal

/diːl/

(noun) anlaşma, işlem, çok;

(verb) dağıtmak, vermek, başa çıkmak

Örnek:

They closed a big deal with the new client.
Yeni müşteriyle büyük bir anlaşma yaptılar.

console

/kənˈsoʊl/

(verb) teselli etmek, avunmak;

(noun) konsol, konsol masa, kontrol paneli

Örnek:

She tried to console her friend after the breakup.
Arkadaşını ayrılıktan sonra teselli etmeye çalıştı.

computer game

/kəmˈpjuː.t̬ɚ ˌɡeɪm/

(noun) bilgisayar oyunu, video oyunu

Örnek:

My son spends hours playing computer games.
Oğlum saatlerce bilgisayar oyunları oynuyor.

rule

/ruːl/

(noun) kural, yönetmelik, yönetim;

(verb) yönetmek, hükmetmek, hakim olmak

Örnek:

The first rule of the club is to always be on time.
Kulübün ilk kuralı her zaman zamanında olmaktır.

bowling

/ˈboʊ.lɪŋ/

(noun) bowling

Örnek:

We went bowling last night and had a great time.
Dün gece bowling oynamaya gittik ve harika zaman geçirdik.

guessing game

/ˈɡes.ɪŋ ˌɡeɪm/

(noun) tahmin oyunu, bilmece oyunu, belirsiz durum

Örnek:

We played a guessing game where one person thought of an animal and others asked yes/no questions.
Bir kişinin bir hayvan düşündüğü ve diğerlerinin evet/hayır soruları sorduğu bir tahmin oyunu oynadık.

Ping-Pong

/ˈpɪŋ.pɑːŋ/

(noun) masa tenisi, ping-pong

Örnek:

They played a game of Ping-Pong in the recreation room.
Dinlenme odasında bir masa tenisi oyunu oynadılar.

balloon

/bəˈluːn/

(noun) balon, sıcak hava balonu;

(verb) şişmek, hızla artmak

Örnek:

The child was holding a red balloon.
Çocuk kırmızı bir balon tutuyordu.

fun

/fʌn/

(noun) eğlence, keyif, neşe;

(adjective) eğlenceli, komik, keyifli

Örnek:

We had a lot of fun at the party.
Partide çok eğlendik.

amusing

/əˈmjuː.zɪŋ/

(adjective) eğlenceli, komik

Örnek:

The comedian told an amusing story.
Komedyen eğlenceli bir hikaye anlattı.

playtime

/ˈpleɪ.taɪm/

(noun) oyun zamanı, oyun saati

Örnek:

The children are excited for playtime.
Çocuklar oyun zamanı için heyecanlı.

kite

/kaɪt/

(noun) uçurtma, çaylağan;

(verb) uçurtma uçurmak

Örnek:

The child happily flew his kite in the park.
Çocuk parkta neşeyle uçurtmasını uçurdu.

darts

/dɑrts/

(noun) dart

Örnek:

We played a game of darts at the pub.
Barda bir dart oyunu oynadık.

card

/kɑːrd/

(noun) kart, iskambil kartı;

(verb) kimlik sormak

Örnek:

Do you have your membership card with you?
Üyelik kartınız yanınızda mı?

hide-and-go-seek

/ˌhaɪd.ən.ɡoʊˈsiːk/

(noun) saklambaç

Örnek:

The children played a lively game of hide-and-go-seek in the park.
Çocuklar parkta canlı bir saklambaç oyunu oynadılar.

checkmate

/ˈtʃek.meɪt/

(noun) mat;

(verb) yenmek, üstün gelmek, mat etmek

Örnek:

The grandmaster delivered a brilliant checkmate in just 20 moves.
Büyük usta sadece 20 hamlede harika bir mat yaptı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren