Avatar of Vocabulary Set Giyimle İlgili İsimler

Kıyafet ve Moda İçinde Giyimle İlgili İsimler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Kıyafet ve Moda' içinde 'Giyimle İlgili İsimler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

haberdashery

/ˌhæb.ɚˈdæʃ.ɚ.i/

(noun) tuhafiye, erkek giyim mağazası, dikiş malzemeleri

Örnek:

He bought a new tie at the local haberdashery.
Yerel tuhafiyeden yeni bir kravat aldı.

ladder

/ˈlæd.ɚ/

(noun) merdiven, basamak;

(verb) merdivenle çıkmak, kaçmak, delik açmak

Örnek:

He climbed the ladder to reach the roof.
Çatıya ulaşmak için merdiveni tırmandı.

pleat

/pliːt/

(noun) pile, kıvrım;

(verb) pilelemek, kıvırmak

Örnek:

The skirt had several neat pleats.
Etekte birkaç düzgün pile vardı.

finery

/ˈfaɪ.nɚ.i/

(noun) süslü kıyafetler, gösterişli giysiler, ziynet

Örnek:

She was dressed in her best finery for the ball.
Balo için en iyi süslü kıyafetlerini giymişti.

fit

/fɪt/

(verb) uymak, oturmak, yakışmak;

(noun) uyum, kalıp, nöbet;

(adjective) formda, sağlıklı, uygun

Örnek:

These shoes fit perfectly.
Bu ayakkabılar tam oturuyor.

loungewear

/ˈlaʊndʒ.wer/

(noun) ev giysisi, rahat giysi

Örnek:

After a long day, she changed into her favorite loungewear.
Uzun bir günün ardından en sevdiği ev giysilerini giydi.

leisurewear

/ˈliː.ʒər.wer/

(noun) günlük giyim, rahat giyim

Örnek:

She prefers to wear comfortable leisurewear when she's at home.
Evdeyken rahat günlük kıyafetler giymeyi tercih eder.

nightwear

/ˈnaɪt.wer/

(noun) gecelik, pijama

Örnek:

She changed into her comfortable nightwear before going to sleep.
Uyumadan önce rahat geceliklerini giydi.

womenswear

/ˈwɪm.ɪnz.wer/

(noun) kadın giyim, bayan giyim

Örnek:

The department store has a large section dedicated to womenswear.
Mağazanın kadın giyime ayrılmış büyük bir bölümü var.

footwear

/ˈfʊt.wer/

(noun) ayakkabı, ayak giyimi

Örnek:

Please remove your footwear before entering the house.
Eve girmeden önce lütfen ayakkabılarınızı çıkarın.

menswear

/ˈmenz.wer/

(noun) erkek giyim, erkek modası

Örnek:

The department store has a large menswear section.
Mağazanın büyük bir erkek giyim bölümü var.

swimwear

/ˈswɪm.wer/

(noun) mayo, deniz kıyafeti

Örnek:

She packed her favorite floral swimwear for the beach vacation.
Plaj tatili için en sevdiği çiçekli mayosunu paketledi.

sportswear

/ˈspɔːrts.wer/

(noun) spor giyim

Örnek:

She bought new sportswear for her gym workouts.
Spor salonu antrenmanları için yeni spor giysileri aldı.

underwear

/ˈʌn.dɚ.wer/

(noun) iç çamaşırı, iç giyim

Örnek:

She bought new lace underwear.
Yeni dantelli iç çamaşırı aldı.

attire

/əˈtaɪr/

(noun) kıyafet, giysi;

(verb) giydirmek, kuşanmak

Örnek:

Formal attire is required for the gala.
Gala için resmi kıyafet gereklidir.

coordinates

/koʊˈɔːrdɪnəts/

(plural noun) koordinatlar;

(verb) koordine etmek, uyum sağlamak, uyumlu olmak;

(adjective) uyumlu, koordineli

Örnek:

The GPS device showed our exact coordinates.
GPS cihazı tam koordinatlarımızı gösterdi.

chic

/ʃiːk/

(adjective) şık, zarif;

(noun) şıklık, zarafet

Örnek:

She looked very chic in her new dress.
Yeni elbisesiyle çok şık görünüyordu.

cut

/kʌt/

(verb) kesmek, doğramak, yaralamak;

(noun) kesik, kesme, saç kesimi;

(adjective) kesilmiş, doğranmış

Örnek:

She accidentally cut her finger while chopping vegetables.
Sebze doğrarken yanlışlıkla parmağını kesti.

hosiery

/ˈhoʊ.ʒɚ.i/

(noun) çorap, külotlu çorap

Örnek:

She bought new hosiery for the winter.
Kış için yeni çoraplar aldı.

accessory

/əkˈses.ər.i/

(noun) aksesuar, eklenti, suç ortağı;

(adjective) suç ortağı, yardımcı

Örnek:

She bought a new phone accessory.
Yeni bir telefon aksesuarı aldı.

wardrobe

/ˈwɔːr.droʊb/

(noun) gardırop, elbise dolabı, elbise koleksiyonu

Örnek:

She hung her dresses neatly in the wardrobe.
Elbiselerini düzenli bir şekilde gardıroba astı.

wear

/wer/

(verb) giymek, takmak, aşınmak;

(noun) aşınma, yıpranma, giyim

Örnek:

She likes to wear bright colors.
Parlak renkler giymeyi sever.

personal effects

/pɜːrsənəl ɪˈfekts/

(plural noun) kişisel eşyalar, şahsi eşyalar

Örnek:

Please ensure all your personal effects are packed before checking out.
Lütfen çıkış yapmadan önce tüm kişisel eşyalarınızın paketlendiğinden emin olun.

clothes

/kloʊðz/

(plural noun) giysi, kıyafet

Örnek:

She bought some new clothes for the party.
Parti için yeni kıyafetler aldı.

clothing

/ˈkloʊ.ðɪŋ/

(noun) giyim, kıyafet

Örnek:

She bought new clothing for her trip.
Seyahati için yeni giysiler aldı.

garment

/ˈɡɑːr.mənt/

(noun) giysi, kıyafet

Örnek:

She carefully folded each garment before placing it in the drawer.
Her giysiyi dikkatlice katlayıp çekmeceye koydu.

disguise

/dɪsˈɡaɪz/

(verb) gizlemek, kamufle etmek, örtbas etmek;

(noun) kılık değiştirme, gizleme

Örnek:

He tried to disguise his voice on the phone.
Telefonda sesini gizlemeye çalıştı.

pair

/per/

(noun) çift;

(verb) eşleştirmek, çiftlemek

Örnek:

I need a new pair of shoes.
Yeni bir çift ayakkabıya ihtiyacım var.

size

/saɪz/

(noun) boyut, ebat;

(verb) boyutlandırmak, ebatlamak

Örnek:

What size shoes do you wear?
Kaç numara ayakkabı giyiyorsunuz?

rack

/ræk/

(noun) raf, askı, işkence;

(verb) işkence etmek, eziyet etmek, zorlamak

Örnek:

She hung her clothes on the drying rack.
Çamaşırlarını kurutma askısına astı.

apparel

/əˈper.əl/

(noun) giyim, kıyafet, elbise;

(verb) giydirmek, donatmak, süslemek

Örnek:

The store sells a wide range of outdoor apparel.
Mağaza geniş bir dış giyim ürünleri yelpazesi satmaktadır.

material

/məˈtɪr.i.əl/

(noun) malzeme, madde, materyal;

(adjective) maddi, önemli

Örnek:

The dress was made of a soft, flowing material.
Elbise yumuşak, akıcı bir malzemeden yapılmıştı.

pattern

/ˈpæt̬.ɚn/

(noun) desen, motif, kalıp;

(verb) desenlendirmek, şekillendirmek

Örnek:

The wallpaper has a floral pattern.
Duvar kağıdında çiçekli bir desen var.

flare

/fler/

(noun) parlama, işaret fişeği, meşale;

(verb) parlamak, alevlenmek, genişlemek

Örnek:

A sudden flare of light illuminated the night sky.
Ani bir ışık parlaması gece gökyüzünü aydınlattı.

jewelry

/ˈdʒuː.əl.ri/

(noun) mücevher, takı

Örnek:

She received a beautiful piece of jewelry as a gift.
Hediye olarak güzel bir mücevher parçası aldı.

precious stone

/ˈpreʃ.əs stoʊn/

(noun) değerli taş, mücevher

Örnek:

The crown was adorned with many beautiful precious stones.
Taç birçok güzel değerli taşla süslenmişti.

precious metal

/ˈpreʃ.əs ˌmet.əl/

(noun) değerli metal, kıymetli metal

Örnek:

Gold is a highly valued precious metal.
Altın, çok değerli bir değerli metaldir.

denim

/ˈden.ɪm/

(noun) denim, kot kumaşı

Örnek:

She bought a new pair of jeans made from dark blue denim.
Koyu mavi denimden yapılmış yeni bir kot pantolon aldı.

rag

/ræɡ/

(noun) bez, paçavra, dedikodu gazetesi;

(verb) alay etmek, tiye almak

Örnek:

She wiped the counter with a damp rag.
Tezgahı nemli bir bezle sildi.

plain clothes

/ˌpleɪn ˈkloʊðz/

(noun) sivil kıyafet, günlük giysi

Örnek:

The detective was working in plain clothes.
Dedektif sivil kıyafetlerle çalışıyordu.

fashion

/ˈfæʃ.ən/

(noun) moda, tarz, şekil;

(verb) şekillendirmek, yapmak

Örnek:

She always dresses in the latest fashion.
Her zaman en son modaya göre giyinir.

outfit

/ˈaʊt.fɪt/

(noun) kıyafet, takım, kuruluş;

(verb) donatmak, sağlamak

Örnek:

She wore a stunning outfit to the party.
Partiye çarpıcı bir kıyafet giydi.

headgear

/ˈhed.ɡɪr/

(noun) başlık, kask

Örnek:

The cyclist wore protective headgear during the race.
Bisikletçi yarış sırasında koruyucu başlık taktı.

petite

/pəˈtiːt/

(adjective) minyon, ufak tefek

Örnek:

The dress is perfect for a petite figure.
Elbise minyon bir figür için mükemmel.

headdress

/ˈhed.dres/

(noun) başlık, saç süsü

Örnek:

The bride wore an elaborate feathered headdress.
Gelin, gösterişli tüylü bir başlık takıyordu.

label

/ˈleɪ.bəl/

(noun) etiket, levha, tanım;

(verb) etiketlemek, işaretlemek, sınıflandırmak

Örnek:

Check the label for washing instructions.
Yıkama talimatları için etiketi kontrol edin.

slip-on

/ˈslɪp.ɑːn/

(noun) slip-on, bağcıksız ayakkabı;

(adjective) slip-on, bağcıksız

Örnek:

He prefers slip-ons for their convenience.
Kolaylıkları nedeniyle slip-on ayakkabıları tercih ediyor.

white tie

/waɪt taɪ/

(noun) beyaz kravat, resmi kıyafet

Örnek:

The invitation specified white tie attire for the gala.
Davetiye, gala için beyaz kravat kıyafetini belirtiyordu.

uniform

/ˈjuː.nə.fɔːrm/

(noun) üniforma;

(adjective) üniform, tek tip, düzgün

Örnek:

The police officer was wearing his full uniform.
Polis memuru tam üniformasını giymişti.

knitwear

/ˈnɪt.wer/

(noun) triko, örgü giysi

Örnek:

She prefers comfortable knitwear for the winter.
Kış için rahat trikoları tercih ediyor.

beachwear

/ˈbiːtʃ.wer/

(noun) plaj giyimi, mayo

Örnek:

She packed a variety of colorful beachwear for her tropical vacation.
Tropikal tatili için çeşitli renkli plaj kıyafetleri paketledi.

bottom

/ˈbɑː.t̬əm/

(noun) alt, dip, popo;

(adjective) alt, en alt;

(verb) dip yapmak, en aza indirmek

Örnek:

The book fell to the bottom of the stairs.
Kitap merdivenlerin dibine düştü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren