Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

24. Gün - Terfiden Sonraki İlk Gün İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'24. Gün - Terfiden Sonraki İlk Gün' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

plunge

/plʌndʒ/

(verb) atlamak, dalmak, düşmek;

(noun) düşüş, atlayış

Örnek:

She took a deep breath and plunged into the cold water.
Derin bir nefes aldı ve soğuk suya atladı.

salute

/səˈluːt/

(noun) selam, saygı duruşu;

(verb) selamlamak, saygı duruşunda bulunmak

Örnek:

The soldiers exchanged salutes.
Askerler selamlaştılar.

scheme

/skiːm/

(noun) plan, düzen, komplo;

(verb) plan yapmak, komplo kurmak

Örnek:

The government launched a new scheme to help the unemployed.
Hükümet işsizlere yardım etmek için yeni bir plan başlattı.

cordially

/ˈkɔːr.dʒə.li/

(adverb) samimiyetle, içtenlikle

Örnek:

He was received cordially by the host.
Ev sahibi tarafından samimiyetle karşılandı.

delicate

/ˈdel.ə.kət/

(adjective) narin, hassas, kırılgan

Örnek:

The antique vase is very delicate.
Antika vazo çok narin.

designation

/ˌdez.ɪɡˈneɪ.ʃən/

(noun) adlandırma, unvan, tanımlama

Örnek:

The official designation for the new building is 'The Innovation Hub'.
Yeni binanın resmi adı 'İnovasyon Merkezi'dir.

intent

/ɪnˈtent/

(noun) niyet, amaç, maksat;

(adjective) kararlı, odaklanmış, niyetli

Örnek:

Her intent was to finish the project on time.
Amacı projeyi zamanında bitirmekti.

irreversible

/ˌɪr.əˈvɝː.sə.bəl/

(adjective) geri döndürülemez, değiştirilemez

Örnek:

The damage to the environment is irreversible.
Çevreye verilen zarar geri döndürülemez.

lingering

/ˈlɪŋ.ɡɚ.ɪŋ/

(adjective) kalıcı, uzun süreli

Örnek:

She gave him a lingering look.
Ona uzun süreli bir bakış attı.

lose oneself in

/luːz wʌnˈsɛlf ɪn/

(idiom) kendini kaptırmak, dalıp gitmek

Örnek:

She can easily lose herself in a good book for hours.
İyi bir kitapta saatlerce kolayca kendini kaybedebilir.

perpetual

/pɚˈpetʃ.u.əl/

(adjective) sürekli, daimi, ebedi

Örnek:

The country is in a state of perpetual war.
Ülke sürekli bir savaş halinde.

tolerant

/ˈtɑː.lɚ.ənt/

(adjective) hoşgörülü, müsamahalı, dayanıklı

Örnek:

She is very tolerant of different cultures.
Farklı kültürlere karşı çok hoşgörülü.

degrade

/dɪˈɡreɪd/

(verb) aşağılamak, küçümsemek, çözünmek

Örnek:

It's wrong to degrade people based on their appearance.
İnsanları dış görünüşlerine göre aşağılamak yanlıştır.

demote

/dɪˈmoʊt/

(verb) tenzil-i rütbe etmek, rütbesini düşürmek

Örnek:

The manager was demoted after the company lost a major client.
Şirket büyük bir müşteriyi kaybettikten sonra müdür tenzil-i rütbe edildi.

deploy

/dɪˈplɔɪ/

(verb) konuşlandırmak, dağıtmak, kullanmak

Örnek:

The troops were deployed to the conflict zone.
Birlikler çatışma bölgesine konuşlandırıldı.

dignitary

/ˈdɪɡ.nə.ter.i/

(noun) devlet büyüğü, ileri gelen, mevki sahibi

Örnek:

Several foreign dignitaries attended the coronation ceremony.
Taç giyme törenine birkaç yabancı devlet büyüğü katıldı.

disorient

/dɪˈsɔːr.i.ən.t/

(verb) yönünü şaşırtmak, sersemletmek, kafasını karıştırmak

Örnek:

The thick fog began to disorient the hikers.
Yoğun sis yürüyüşçülerin yönünü şaşırtmaya başladı.

extraordinary feat

/ɪkˈstrɔːr.dən.er.i fiːt/

(phrase) olağanüstü başarı, üstün başarı

Örnek:

Climbing Mount Everest without oxygen is an extraordinary feat.
Oksijen desteği olmadan Everest Dağı'na tırmanmak olağanüstü bir başarıdır.

forage

/ˈfɔːr.ɪdʒ/

(verb) yem aramak, yiyecek aramak;

(noun) yem, otlak

Örnek:

The pigs were allowed to forage in the woods.
Domuzların ormanda yem aramasına izin verildi.

gratis

/ˈɡræt̬.ɪs/

(adverb) ücretsiz, bedava;

(adjective) ücretsiz, bedava

Örnek:

The software is available gratis for download.
Yazılım ücretsiz olarak indirilebilir.

hurdle

/ˈhɝː.dəl/

(noun) engel, bariyer, zorluk;

(verb) atlamak, aşmak, üstesinden gelmek

Örnek:

The athlete cleared the final hurdle with ease.
Atlet son engeli kolayca aştı.

immensity

/ɪˈmen.sə.t̬i/

(noun) uçsuz bucaksızlık, muazzamlık

Örnek:

The travelers were overwhelmed by the immensity of the desert.
Gezginler çölün uçsuz bucaksızlığı karşısında şaşkına döndüler.

in defiance of

/ɪn dɪˈfaɪ.əns əv/

(phrase) meydan okuyarak, karşı gelerek

Örnek:

The group continued their protest in defiance of the government's ban.
Grup, hükümetin yasağına meydan okuyarak protestolarına devam etti.

in one's grasp

/ɪn wʌnz ɡræsp/

(idiom) avucunun içinde, elinin altında

Örnek:

Victory was finally in his grasp.
Zafer sonunda onun avucundaydı.

incumbent

/ɪnˈkʌm.bənt/

(adjective) mevcut, görevdeki;

(noun) görevdeki, makam sahibi

Örnek:

The incumbent president is seeking re-election.
Mevcut başkan yeniden seçilmek istiyor.

miscellaneous

/ˌmɪs.əlˈeɪ.ni.əs/

(adjective) çeşitli, muhtelif, karma

Örnek:

The box contained a miscellaneous collection of old toys and books.
Kutu, eski oyuncak ve kitaplardan oluşan çeşitli bir koleksiyon içeriyordu.

reinstate

/ˌriː.ɪnˈsteɪt/

(verb) görevine iade etmek, yeniden yürürlüğe koymak, eski haline getirmek

Örnek:

The company decided to reinstate the fired employee after reviewing the case.
Şirket, davayı inceledikten sonra işten çıkarılan çalışanı görevine iade etmeye karar verdi.

scuff

/skʌf/

(verb) sürtmek, çizmek, ayaklarını sürümek;

(noun) sürtünme izi, çizik

Örnek:

He managed to scuff his new shoes on the pavement.
Yeni ayakkabılarını kaldırımda sürtmeyi başardı.

shred

/ʃred/

(noun) parça, kırıntı, zerre;

(verb) parçalamak, doğramak

Örnek:

There's not a shred of evidence to support his claim.
İddiasını destekleyecek bir parça bile kanıt yok.

underpass

/ˈʌn.dɚ.pæs/

(noun) alt geçit, tünel

Örnek:

The cyclist used the underpass to cross the busy highway safely.
Bisikletçi, yoğun otoyolu güvenle geçmek için alt geçidi kullandı.

unwind

/ʌnˈwaɪnd/

(verb) gevşemek, rahatlamak, çözmek

Örnek:

After a long day at work, I like to unwind by reading a book.
Uzun bir iş gününden sonra kitap okuyarak gevşemeyi severim.

upbeat

/ˈʌp.biːt/

(adjective) neşeli, iyimser;

(noun) vurgusuz vuruş, ön vuruş

Örnek:

Despite the challenges, she maintained an upbeat attitude.
Zorluklara rağmen neşeli bir tavır sergiledi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren