Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

6. Gün - İzin Günü İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'6. Gün - İzin Günü' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

be in line

/bi ɪn laɪn/

(idiom) sırada olmak, aday olmak, uyumlu olmak

Örnek:

She could be in line for a promotion next year.
Gelecek yıl terfi için sırada olabilir.

for a change

/fɔːr ə tʃeɪndʒ/

(idiom) değişiklik olsun diye

Örnek:

Let's eat out for a change.
Değişiklik olsun diye dışarıda yiyelim.

pass the time

/pæs ðə taɪm/

(idiom) zaman geçirmek, vakit öldürmek

Örnek:

We played cards to pass the time while waiting for the train.
Tren beklerken zaman geçirmek için iskambil oynadık.

pose

/poʊz/

(verb) teşkil etmek, oluşturmak, poz vermek;

(noun) poz, duruş, numara

Örnek:

The new regulations pose a challenge for small businesses.
Yeni düzenlemeler küçük işletmeler için bir zorluk teşkil ediyor.

stay tuned

/steɪ tuːnd/

(idiom) bizimle kalın, kanalı değiştirmeyin, gelişmeleri bekleyin

Örnek:

Don't go anywhere, stay tuned for more exciting news!
Hiçbir yere gitmeyin, daha heyecanlı haberler için bizimle kalın!

vacate

/vəˈkeɪt/

(verb) boşaltmak, terk etmek, iptal etmek

Örnek:

Tenants must vacate the premises by noon on the last day of their lease.
Kiracılar, kira sözleşmelerinin son gününde öğlene kadar mülkü boşaltmak zorundadır.

appreciative

/əˈpriː.ʃə.t̬ɪv/

(adjective) minnettar, takdir eden, anlayışlı

Örnek:

She was very appreciative of the help.
Yardım için çok minnettardı.

casually

/ˈkæʒ.uː.ə.li/

(adverb) gündelik, rahatça, rastgele

Örnek:

He dressed casually for the picnic.
Piknik için gündelik giyindi.

enlightening

/ɪnˈlaɪ.t̬ən.ɪŋ/

(adjective) aydınlatıcı, bilgilendirici, öğretici

Örnek:

The lecture was very enlightening, offering new perspectives on the topic.
Konferans çok aydınlatıcıydı, konuya yeni bakış açıları sundu.

enthusiastically

/ɪnˌθuː.ziˈæs.tɪ.kəl.i/

(adverb) coşkuyla, hevesle

Örnek:

She enthusiastically agreed to help with the project.
Projeye yardım etmeyi coşkuyla kabul etti.

excellence

/ˈek.səl.əns/

(noun) mükemmellik, üstünlük, kusursuzluk

Örnek:

The company strives for excellence in all its products.
Şirket tüm ürünlerinde mükemmelliği hedefler.

excursion

/ɪkˈskɝː.ʃən/

(noun) gezi, seyahat, tur

Örnek:

We went on an excursion to the mountains.
Dağlara bir geziye çıktık.

festivity

/fesˈtɪv.ə.t̬i/

(noun) şenlik, kutlama, eğlence

Örnek:

The town was filled with a sense of festivity during the annual carnival.
Yıllık karnaval sırasında kasaba bir şenlik havasıyla doluydu.

flock

/flɑːk/

(noun) sürü, kalabalık, insan topluluğu;

(verb) akın etmek, toplanmak

Örnek:

A large flock of birds flew overhead.
Büyük bir kuş sürüsü başımızın üzerinden uçtu.

intriguingly

/ɪnˈtriː.ɡɪŋ.li/

(adverb) ilgi çekici bir şekilde, merak uyandırıcı bir şekilde

Örnek:

The plot of the novel developed intriguingly, keeping me guessing until the very end.
Romanın konusu ilgi çekici bir şekilde gelişti, beni sonuna kadar merak içinde bıraktı.

win a contest

/wɪn ə ˈkɑːn.test/

(phrase) yarışma kazanmak

Örnek:

She was thrilled to win a contest for the best short story.
En iyi kısa öykü yarışmasını kazandığı için çok heyecanlıydı.

legroom

/ˈleɡ.ruːm/

(noun) diz mesafesi, ayak boşluğu

Örnek:

The economy class seats have very limited legroom.
Ekonomi sınıfı koltuklarda çok sınırlı diz mesafesi vardır.

mural

/ˈmjʊr.əl/

(noun) duvar resmi, fresk;

(adjective) duvarla ilgili, duvar

Örnek:

The artist spent months creating the vibrant mural on the side of the building.
Sanatçı, binanın yan tarafındaki canlı duvar resmini yapmak için aylar harcadı.

portrait

/ˈpɔːr.trɪt/

(noun) portre, tasvir, betimleme

Örnek:

She commissioned an artist to paint a portrait of her daughter.
Kızının portresini çizmesi için bir sanatçıya sipariş verdi.

publication

/ˌpʌb.ləˈkeɪ.ʃən/

(noun) yayımlama, basım, yayın

Örnek:

The publication of her first novel was a major event.
İlk romanının yayımlanması büyük bir olaydı.

sculpture

/ˈskʌlp.tʃɚ/

(noun) heykel, heykel sanatı, yontu;

(verb) heykel yapmak, şekil vermek

Örnek:

He studied sculpture at art school.
Sanat okulunda heykel eğitimi aldı.

transferable

/trænsˈfɝː.ə.bəl/

(adjective) aktarılabilir, devredilebilir

Örnek:

The skills you learn in this course are highly transferable to other industries.
Bu kursta öğrendiğiniz beceriler diğer sektörlere yüksek oranda aktarılabilir.

unsanitary

/ˌʌnˈsæn.ə.ter.i/

(adjective) hijyenik olmayan, sağlıksız, kirli

Örnek:

The restaurant was closed due to unsanitary conditions.
Restoran hijyenik olmayan koşullar nedeniyle kapatıldı.

be in the mood for

/bi ɪn ðə mud fɔːr/

(idiom) havasında olmak, canı istemek

Örnek:

I'm not really in the mood for a movie tonight.
Bu gece pek film havasında değilim.

botanical garden

/bəˈtæn.ɪ.kəl ˈɡɑːr.dən/

(noun) botanik bahçesi

Örnek:

We spent the afternoon exploring the beautiful botanical garden.
Öğleden sonrayı güzel botanik bahçesini keşfederek geçirdik.

censorship

/ˈsen.sɚ.ʃɪp/

(noun) sansür

Örnek:

The government imposed strict censorship on all media outlets.
Hükümet tüm medya kuruluşlarına sıkı sansür uyguladı.

have yet to do

/hæv jɛt tu duː/

(phrase) henüz yapmadı, yapması gerekiyor

Örnek:

I have yet to do my homework.
Ödevimi henüz yapmadım.

intermission

/ˌɪn.t̬ɚˈmɪʃ.ən/

(noun) ara, mola, fasıl

Örnek:

There will be a 15-minute intermission during the play.
Oyun sırasında 15 dakikalık bir ara olacaktır.

memoirs

/ˈmɛm.wɑrz/

(plural noun) anı, hatırat

Örnek:

The former president published his memoirs detailing his time in office.
Eski başkan, görev süresini detaylandıran anılarını yayınladı.

must-see

/ˈmʌst.siː/

(noun) görülmesi gereken şey, mutlaka izlenmesi gereken;

(adjective) görülmesi gereken, izlenmesi gereken

Örnek:

The Louvre is a must-see for anyone visiting Paris.
Louvre, Paris'i ziyaret eden herkes için görülmesi gereken bir yerdir.

rally

/ˈræl.i/

(noun) miting, toplantı, gösteri;

(verb) toparlanmak, bir araya gelmek, canlanmak

Örnek:

Thousands attended the political rally.
Binlerce kişi siyasi mitinge katıldı.

ridiculous

/rɪˈdɪk.jə.ləs/

(adjective) saçma, gülünç, absürt

Örnek:

That's a ridiculous idea, it will never work.
Bu saçma bir fikir, asla işe yaramaz.

roam around

/roʊm əˈraʊnd/

(phrasal verb) dolaşmak, gezinmek

Örnek:

After finishing work, he likes to roam around the city.
İşten sonra şehirde dolaşmayı sever.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren