Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

5. Gün - Gizli Silahlar İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'5. Gün - Gizli Silahlar' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

astute

/əˈstuːt/

(adjective) uyanık, zekice, kurnaz

Örnek:

She was an astute businesswoman who always knew how to close a deal.
O, her zaman bir anlaşmayı nasıl kapatacağını bilen uyanık bir iş kadınıydı.

bring along

/brɪŋ əˈlɔŋ/

(phrasal verb) yanında getirmek, beraberinde götürmek

Örnek:

Don't forget to bring along your umbrella.
Şemsiyeni yanında getirmeyi unutma.

compartment

/kəmˈpɑːrt.mənt/

(noun) bölme, kompartıman, oda

Örnek:

The suitcase has a separate compartment for shoes.
Bavulda ayakkabılar için ayrı bir bölme var.

give way to

/ɡɪv weɪ tuː/

(phrasal verb) yerini bırakmak, yerini almak, dayanamamak

Örnek:

Old traditions often give way to new customs.
Eski gelenekler genellikle yeni adetlere yerini bırakır.

overwork

/ˌoʊ.vɚˈwɝːk/

(verb) aşırı çalıştırmak, fazla mesai yaptırmak;

(noun) aşırı çalışma, fazla mesai

Örnek:

She tends to overwork herself during busy periods.
Yoğun dönemlerde kendini aşırı çalıştırma eğilimindedir.

put down

/pʊt daʊn/

(phrasal verb) yere koymak, bırakmak, küçümsemek

Örnek:

Please put down your bags here.
Lütfen çantalarınızı buraya bırakın.

reach the solution

/riːtʃ ðə səˈluːʃən/

(phrase) çözüme ulaşmak, çözüm bulmak

Örnek:

After hours of brainstorming, they finally reached the solution.
Saatler süren beyin fırtınasından sonra nihayet çözüme ulaştılar.

recharge

/ˌriːˈtʃɑːrdʒ/

(verb) şarj etmek, yeniden şarj etmek, yenilenmek

Örnek:

I need to recharge my phone battery.
Telefonumun bataryasını şarj etmem gerekiyor.

smock

/smɑːk/

(noun) önlük, iş önlüğü;

(verb) büzgülemek, pile yapmak

Örnek:

The artist wore a paint-splattered smock.
Ressam, boya sıçramış bir önlük giyiyordu.

accessibility

/əkˌses.əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) erişilebilirlik, ulaşılabilirlik, anlaşılırlık

Örnek:

The new building design prioritizes wheelchair accessibility.
Yeni bina tasarımı tekerlekli sandalye erişilebilirliğini önceliklendiriyor.

coordinator

/koʊˈɔːr.dən.eɪ.t̬ɚ/

(noun) koordinatör, düzenleyici

Örnek:

She works as a project coordinator for a non-profit organization.
Kâr amacı gütmeyen bir kuruluşta proje koordinatörü olarak çalışıyor.

customary

/ˈkʌs.tə.mer.i/

(adjective) geleneksel, alışılmış, olağan

Örnek:

It is customary to shake hands when meeting someone new.
Yeni biriyle tanışırken el sıkışmak gelenekseldir.

disrupt

/dɪsˈrʌpt/

(verb) aksatmak, bozmak, alt üst etmek

Örnek:

Heavy snow disrupted travel across the region.
Yoğun kar yağışı bölgedeki ulaşımı aksattı.

elevate

/ˈel.ə.veɪt/

(verb) yükseltmek, kaldırmak, terfi ettirmek

Örnek:

The platform was designed to elevate heavy machinery.
Platform, ağır makineleri yükseltmek için tasarlandı.

formality

/fɔːˈmæl.ə.t̬i/

(noun) formalite, biçimsellik, resmiyet

Örnek:

The signing of the document was a mere formality.
Belgenin imzalanması sadece bir formaliteydi.

restraint

/rɪˈstreɪnt/

(noun) kısıtlama, sınırlama, kontrol

Örnek:

The police used physical restraint to subdue the suspect.
Polis, şüpheliyi etkisiz hale getirmek için fiziksel kısıtlama kullandı.

sign out

/saɪn aʊt/

(phrasal verb) çıkış yapmak, ayrılışı kaydetmek, oturumu kapatmak

Örnek:

Please remember to sign out before you leave the building.
Binadan ayrılmadan önce lütfen çıkış yapmayı unutmayın.

undeniable

/ˌʌn.dɪˈnaɪ.ə.bəl/

(adjective) inkar edilemez, tartışmasız

Örnek:

The evidence was undeniable.
Kanıtlar inkar edilemezdi.

violation

/ˌvaɪ.əˈleɪ.ʃən/

(noun) ihlal, çiğneme, saygısızlık

Örnek:

The company was fined for a violation of environmental regulations.
Şirket, çevre düzenlemelerini ihlal ettiği için para cezasına çarptırıldı.

aggravate

/ˈæɡ.rə.veɪt/

(verb) şiddetlendirmek, kötüleştirmek, sinirlendirmek

Örnek:

The loud music began to aggravate his headache.
Yüksek sesli müzik baş ağrısını şiddetlendirmeye başladı.

contingency

/kənˈtɪn.dʒən.si/

(noun) olasılık, ihtimal, beklenmedik durum

Örnek:

We need to plan for every contingency.
Her olasılık için plan yapmalıyız.

draw the line at

/drɔ ðə laɪn æt/

(idiom) sınır koymak, reddetmek

Örnek:

I don't mind helping you, but I draw the line at lying for you.
Sana yardım etmeye itiraz etmem ama senin için yalan söylemeye sınır koyarım.

draw up

/drɔːr ʌp/

(phrasal verb) hazırlamak, düzenlemek, kaleme almak

Örnek:

The lawyer helped them draw up a contract.
Avukat, bir sözleşme hazırlamalarına yardım etti.

evacuate

/ɪˈvæk.ju.eɪt/

(verb) tahliye etmek, boşaltmak

Örnek:

The police decided to evacuate the building due to a bomb threat.
Polis, bomba tehdidi nedeniyle binayı tahliye etmeye karar verdi.

in commemoration of

/ɪn kəˌmem.əˈreɪ.ʃən əv/

(phrase) anısına, hatırasına

Örnek:

A statue was erected in commemoration of the fallen soldiers.
Şehit düşen askerlerin anısına bir heykel dikildi.

on probation

/ɑːn proʊˈbeɪ.ʃən/

(phrase) denetimli serbestlik altında, deneme süresinde, stajyer

Örnek:

He was released from prison and is now on probation.
Hapishaneden salıverildi ve şu an denetimli serbestlik altında.

overestimate

/ˌoʊ.vɚˈes.tə.meɪt/

(verb) abartmak, aşırı tahmin etmek;

(noun) abartı, aşırı tahmin

Örnek:

Don't overestimate your abilities; the task is harder than it looks.
Yeteneklerini abartma; görev göründüğünden daha zor.

privilege

/ˈprɪv.əl.ɪdʒ/

(noun) ayrıcalık, imtiyaz;

(verb) ayrıcalık tanımak, imtiyaz vermek

Örnek:

Education should be a right, not a privilege.
Eğitim bir hak olmalı, bir ayrıcalık değil.

restructure

/ˌriːˈstrʌk.tʃɚ/

(verb) yeniden yapılandırmak, yeniden düzenlemek

Örnek:

The company decided to restructure its departments to improve efficiency.
Şirket, verimliliği artırmak için departmanlarını yeniden yapılandırmaya karar verdi.

segregate A from B

/ˈseɡ.rə.ɡeɪt eɪ frʌm biː/

(phrase) A'yı B'den ayırmak, A'yı B'den tecrit etmek

Örnek:

The system is designed to segregate hazardous waste from regular trash.
Sistem, tehlikeli atıkları normal çöplerden ayırmak için tasarlanmıştır.

trigger

/ˈtrɪɡ.ɚ/

(noun) tetik, tetikleyici, neden;

(verb) tetiklemek, neden olmak, başlatmak

Örnek:

He pulled the trigger and the gun fired.
Tetiği çekti ve silah ateşlendi.

wary of

/ˈwɛr.i ʌv/

(phrase) -e karşı dikkatli, -den çekinen

Örnek:

You should be wary of strangers offering help.
Yardım teklif eden yabancılara karşı dikkatli olmalısın.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren