Avatar of Vocabulary Set Aile ve İlişkiler

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Aile ve İlişkiler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Aile ve İlişkiler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

acquaintance

/əˈkweɪn.təns/

(noun) tanıdık, bilgi, aşinalık

Örnek:

She introduced me to an old acquaintance from college.
Beni üniversiteden eski bir tanıdığıyla tanıştırdı.

band

/bænd/

(noun) grup, bant, şerit;

(verb) bantlamak, sarmak, birleşmek

Örnek:

The band played all their greatest hits.
Grup tüm en büyük hitlerini çaldı.

bond

/bɑːnd/

(noun) bağ, fular, ilişki;

(verb) bağlamak, yapıştırmak, bağ kurmak

Örnek:

The prisoner was held by a strong bond.
Mahkum güçlü bir bağ ile tutuluyordu.

adultery

/əˈdʌl.tɚ.i/

(noun) zina, aldatma

Örnek:

The couple's marriage ended due to an act of adultery.
Çiftin evliliği bir zina eylemi nedeniyle sona erdi.

affair

/əˈfer/

(noun) mesele, olay, ilişki

Örnek:

The whole affair was a complete disaster.
Tüm mesele tam bir felaketti.

ally

/ˈæl.aɪ/

(noun) müttefik, destekçi;

(verb) ittifak kurmak, birleşmek

Örnek:

During the war, several nations formed an ally against the common enemy.
Savaş sırasında, birkaç ulus ortak düşmana karşı bir müttefik oluşturdu.

ancestor

/ˈæn.ses.tɚ/

(noun) ata, soy, prototip

Örnek:

My ancestors came from Ireland.
Atalarım İrlanda'dan geldi.

ancestry

/ˈæn.ses.tri/

(noun) soy, köken, atalar

Örnek:

Her ancestry can be traced back to the Vikings.
Onun soy ağacı Vikinglere kadar izlenebilir.

branch

/bræntʃ/

(noun) dal, şube, kısım;

(verb) dallanmak, ayrılmak

Örnek:

The bird landed on a high branch.
Kuş yüksek bir dala kondu.

clan

/klæn/

(noun) klan, boy, grup

Örnek:

The ancient clan had a strong sense of loyalty.
Antik klan güçlü bir sadakat duygusuna sahipti.

adoptive

/əˈdɑːp.tɪv/

(adjective) evlat edinme, evlatlık

Örnek:

They are considering adoptive parents for the child.
Çocuk için evlat edinen ebeveynleri düşünüyorlar.

biracial

/ˌbaɪˈreɪ.ʃəl/

(adjective) iki ırklı, melez

Örnek:

She is a biracial woman with a Black mother and a White father.
Siyah bir anne ve beyaz bir babası olan iki ırklı bir kadın.

cheat on

/tʃiːt ɑːn/

(phrasal verb) aldatmak, ihanet etmek, kopya çekmek

Örnek:

He confessed to his wife that he had cheated on her.
Karısına onu aldattığını itiraf etti.

breakup

/ˈbreɪkˌʌp/

(noun) ayrılık, dağılma

Örnek:

Their breakup was very painful for both of them.
Onların ayrılığı ikisi için de çok acı vericiydi.

brotherly

/ˈbrʌð.ɚ.li/

(adjective) kardeşçe, ağabeyce

Örnek:

He showed a deep brotherly affection for his younger sibling.
Küçük kardeşine derin bir kardeşçe sevgi gösterdi.

brotherhood

/ˈbrʌð.ɚ.hʊd/

(noun) kardeşlik, cemiyet

Örnek:

Their brotherhood was strengthened by shared experiences.
Ortak deneyimler kardeşliklerini güçlendirdi.

companion

/kəmˈpæn.jən/

(noun) arkadaş, yoldaş, eşlikçi

Örnek:

She found a loyal companion in her dog.
Köpeğinde sadık bir arkadaş buldu.

companionship

/kəmˈpæn.jən.ʃɪp/

(noun) arkadaşlık, dostluk

Örnek:

She lived alone but enjoyed the companionship of her dog.
Yalnız yaşıyordu ama köpeğinin arkadaşlığından keyif alıyordu.

compatible

/kəmˈpæt̬.ə.bəl/

(adjective) uyumlu, bağdaşan

Örnek:

The new software is compatible with older operating systems.
Yeni yazılım eski işletim sistemleriyle uyumludur.

co-parent

/ˌkoʊˈper.ənt/

(verb) birlikte ebeveynlik yapmak, ortak velayet uygulamak;

(noun) ortak ebeveyn, birlikte ebeveynlik yapan kişi

Örnek:

Despite their divorce, they successfully co-parent their two children.
Boşanmalarına rağmen, iki çocuklarını başarıyla birlikte büyütüyorlar.

custody

/ˈkʌs.tə.di/

(noun) velayet, vesayet, gözaltı

Örnek:

The court granted the mother full custody of the children.
Mahkeme, çocukların tam velayetini anneye verdi.

descendant

/dɪˈsen.dənt/

(noun) torun, soyundan gelen

Örnek:

He is a direct descendant of the king.
O, kralın doğrudan bir torunudur.

distant

/ˈdɪs.tənt/

(adjective) uzak, ırak, mesafeli

Örnek:

The mountains looked beautiful in the distant haze.
Dağlar uzak sisten güzel görünüyordu.

soulmate

/ˈsoʊl.meɪt/

(noun) ruh eşi

Örnek:

She believes she has finally found her soulmate.
Sonunda ruh eşini bulduğuna inanıyor.

tie

/taɪ/

(noun) kravat, beraberlik, eşitlik;

(verb) bağlamak, düğümlemek, berabere kalmak

Örnek:

He wore a suit and a red tie to the wedding.
Düğüne takım elbise ve kırmızı bir kravat giydi.

socialize

/ˈsoʊ.ʃə.laɪz/

(verb) sosyalleşmek, kaynaşmak, sosyalleştirmek

Örnek:

She likes to socialize with her friends on weekends.
Hafta sonları arkadaşlarıyla sosyalleşmeyi sever.

kin

/kɪn/

(noun) akraba, hısım, aile

Örnek:

She invited all her kin to the wedding.
Düğüne tüm akrabalarını davet etti.

next of kin

/ˌnekst əv ˈkɪn/

(noun) en yakın akraba, mirasçı

Örnek:

Please provide the name and contact information of your next of kin.
Lütfen en yakın akrabanızın adını ve iletişim bilgilerini sağlayın.

kinship

/ˈkɪn.ʃɪp/

(noun) akrabalık, kan bağı, yakınlık

Örnek:

There was a strong sense of kinship among the members of the tribe.
Kabile üyeleri arasında güçlü bir akrabalık hissi vardı.

parenting

/ˈper.ən.t̬ɪŋ/

(noun) ebeveynlik, çocuk yetiştirme

Örnek:

Effective parenting involves patience and understanding.
Etkili ebeveynlik sabır ve anlayış gerektirir.

maternal

/məˈtɝː.nəl/

(adjective) anneye ait, maternal, anne tarafından

Örnek:

She felt a strong maternal instinct to protect her baby.
Bebeğini korumak için güçlü bir anne içgüdüsü hissetti.

paternal

/pəˈtɝː.nəl/

(adjective) babacan, baba tarafından

Örnek:

He felt a strong paternal instinct to protect his children.
Çocuklarını korumak için güçlü bir babacan içgüdü hissetti.

intimate

/ˈɪn.tə.mət/

(adjective) samimi, yakın, mahrem;

(verb) ima etmek, sezdirmek

Örnek:

They shared an intimate dinner.
Samimi bir akşam yemeği paylaştılar.

inherit

/ɪnˈher.ɪt/

(verb) miras almak, miras kalmak, kalıtsal olmak

Örnek:

She inherited a fortune from her grandmother.
Büyükannesinden bir servet miras aldı.

heritage

/ˈher.ɪ.t̬ɪdʒ/

(noun) miras, kalıtım, kültürel miras

Örnek:

The old house was part of her family's heritage.
Eski ev, ailesinin mirasının bir parçasıydı.

ex

/eks/

(noun) eski, eski sevgili;

(prefix) dışarı, den

Örnek:

My ex called me last night.
Eski sevgilim dün gece beni aradı.

exclusive

/ɪkˈskluː.sɪv/

(adjective) özel, sınırlı, hariç;

(noun) özel haber, eksklüsif

Örnek:

The club has an exclusive membership.
Kulübün özel bir üyeliği var.

associate

/əˈsoʊ.ʃi.eɪt/

(verb) ilişkilendirmek, bağlantı kurmak, katılmak;

(noun) ortak, iş arkadaşı;

(adjective) ön lisans, doçent

Örnek:

Most people associate the name 'Coca-Cola' with a popular soft drink.
Çoğu insan 'Coca-Cola' adını popüler bir alkolsüz içecekle ilişkilendirir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren