Avatar of Vocabulary Set Nefret mi, Aşk mı?

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Nefret mi, Aşk mı? Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Nefret mi, Aşk mı?' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

affinity

/əˈfɪn.ə.t̬i/

(noun) yakınlık, yatkınlık, sempati

Örnek:

He has a natural affinity for languages.
Dillere karşı doğal bir yatkınlığı var.

averse

/əˈvɝːs/

(adjective) karşı, istemeyen, hoşlanmayan

Örnek:

He is not averse to hard work.
O, sıkı çalışmaya karşı değil.

enamored

/ɪˈnæm.ɚd/

(adjective) aşık, tutkun

Örnek:

He became deeply enamored of her after their first meeting.
İlk tanışmalarından sonra ona derinden aşık oldu.

entranced

/ɪnˈtrænst/

(adjective) büyülenmiş, kendinden geçmiş, hayran kalmış

Örnek:

The children were entranced by the magician's tricks.
Çocuklar sihirbazın numaralarına hayran kalmıştı.

execrable

/ˈek.sə.krə.bəl/

(adjective) berbat, rezil, iğrenç

Örnek:

The food at that restaurant was execrable.
O restorandaki yemekler berbattı.

laudable

/ˈlɑː.də.bəl/

(adjective) takdire şayan, övülmeye değer

Örnek:

Her efforts to help the homeless were truly laudable.
Evsizlere yardım etme çabaları gerçekten takdire şayandı.

meritorious

/ˌmer.əˈtɔːr.i.əs/

(adjective) takdire şayan, övülmeye değer

Örnek:

She received an award for her meritorious service to the community.
Topluma yaptığı takdire şayan hizmetten dolayı ödül aldı.

nauseating

/ˈnɑː.zi.eɪ.t̬ɪŋ/

(adjective) mide bulandırıcı, iğrenç

Örnek:

The smell of the rotting garbage was nauseating.
Çürüyen çöpün kokusu mide bulandırıcıydı.

obnoxious

/əbˈnɑːk.ʃəs/

(adjective) itici, sinir bozucu, iğrenç

Örnek:

He was being very obnoxious at the party last night.
Dün gece partide çok itici davranıyordu.

odious

/ˈoʊ.di.əs/

(adjective) iğrenç, nefret uyandırıcı, tiksindirici

Örnek:

The dictator committed odious crimes against his own people.
Diktatör kendi halkına karşı iğrenç suçlar işledi.

partial

/ˈpɑːr.ʃəl/

(adjective) kısmi, eksik, düşkün

Örnek:

The building suffered partial damage from the fire.
Bina yangından kısmi hasar gördü.

prejudiced

/ˈpredʒ.ə.dɪst/

(adjective) önyargılı, taraflı

Örnek:

He is very prejudiced against people from other countries.
Diğer ülkelerden gelen insanlara karşı çok önyargılı.

repugnant

/rɪˈpʌɡ.nənt/

(adjective) iğrenç, tiksindirici, kabul edilemez

Örnek:

The idea of eating insects is repugnant to many people.
Böcek yeme fikri birçok insan için iğrençtir.

revolting

/rɪˈvoʊl.tɪŋ/

(adjective) iğrenç, tiksindirici;

(verb) ayaklanmak, tiksindirmek

Örnek:

The smell from the garbage was absolutely revolting.
Çöpten gelen koku kesinlikle iğrençti.

scornful

/ˈskɔːrn.fəl/

(adjective) küçümseyici, hor gören

Örnek:

He gave a scornful laugh when I suggested he might be wrong.
Hatalı olabileceğini söylediğimde küçümseyici bir kahkaha attı.

abide

/əˈbaɪd/

(verb) katlanmak, tahammül etmek, kalmak

Örnek:

I can't abide his constant complaining.
Onun sürekli şikayetlerine katlanamıyorum.

revile

/rɪˈvaɪl/

(verb) aşağılamak, sövmek, yermek

Örnek:

He was reviled by the public for his controversial remarks.
Tartışmalı sözleri nedeniyle halk tarafından aşağılandı.

anathema

/əˈnæθ.ə.mə/

(noun) nefret edilen şey, lanet, aforoz

Örnek:

The idea of a tax increase was anathema to the conservative party.
Vergi artışı fikri muhafazakar parti için nefret edilen bir şeydi.

animosity

/ˌæn.əˈmɑː.sə.t̬i/

(noun) husumet, düşmanlık, kin

Örnek:

There is no personal animosity between the two candidates.
İki aday arasında kişisel bir husumet yok.

antipathy

/ænˈtɪp.ə.θi/

(noun) antipati, nefret, tiksinme

Örnek:

There was a strong antipathy between the two rivals.
İki rakip arasında güçlü bir antipati vardı.

cordiality

/ˌkɔːrˈdi.æl.ə.t̬i/

(noun) içtenlik, samimiyet, nezaket

Örnek:

The meeting was conducted with great cordiality.
Toplantı büyük bir içtenlikle yürütüldü.

disdain

/dɪsˈdeɪn/

(noun) küçümseme, hor görme;

(verb) küçümsemek, hor görmek

Örnek:

He showed a complete disdain for the rules.
Kurallara karşı tam bir küçümseme gösterdi.

penchant

/ˈpen.tʃənt/

(noun) eğilim, düşkünlük, zaaf

Örnek:

He has a penchant for exotic foods.
Egzotik yiyeceklere karşı bir eğilimi var.

proclivity

/prəˈklɪv.ə.t̬i/

(noun) eğilim, meyil

Örnek:

He has a proclivity for getting into trouble.
Başını belaya sokmaya yönelik bir eğilimi var.

enmity

/ˈen.mə.t̬i/

(noun) düşmanlık, husumet

Örnek:

There is a long history of enmity between the two families.
İki aile arasında uzun bir düşmanlık geçmişi var.

rancor

/ˈræŋ.kɚ/

(noun) kin, nefret, husumet

Örnek:

The debate was filled with rancor and personal attacks.
Tartışma kin ve kişisel saldırılarla doluydu.

misanthrope

/ˈmɪs.ən.θroʊp/

(noun) mizantrop, insan sevmeyen

Örnek:

In his old age, he became a misanthrope, living alone in a remote cabin.
Yaşlılığında, uzak bir kulübede tek başına yaşayan bir mizantrop oldu.

misogynist

/mɪˈsɑː.dʒən.ɪst/

(noun) kadın düşmanı, misojinist

Örnek:

His comments revealed him to be a true misogynist.
Yorumları onun gerçek bir kadın düşmanı olduğunu ortaya koydu.

pariah

/pəˈraɪ.ə/

(noun) parya, toplum dışına itilmiş kimse

Örnek:

After the scandal, he became a social pariah.
Skandaldan sonra toplumsal bir parya haline geldi.

partisan

/ˈpɑːr.t̬ə.zən/

(noun) taraftar, partizan;

(adjective) taraflı, partizan

Örnek:

The senator's speech was clearly aimed at rallying his partisans.
Senatörün konuşması açıkça taraftarlarını bir araya getirmeyi amaçlıyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren