Avatar of Vocabulary Set Elektromanyetizma ve Mekanik

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Elektromanyetizma ve Mekanik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Elektromanyetizma ve Mekanik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

voltage

/ˈvoʊl.t̬ɪdʒ/

(noun) voltaj, gerilim

Örnek:

The device operates on a low voltage.
Cihaz düşük voltajla çalışır.

resistor

/rɪˈzɪs.tɚ/

(noun) direnç

Örnek:

The circuit requires a 10-ohm resistor.
Devre 10 ohmluk bir direnç gerektiriyor.

circuit

/ˈsɝː.kɪt/

(noun) tur, devre, elektrik devresi

Örnek:

The car completed another circuit of the track.
Araba pistin bir turunu daha tamamladı.

semiconductor

/ˌsem.i.kənˈdʌk.tɚ/

(noun) yarı iletken

Örnek:

Silicon is a common semiconductor material used in computer chips.
Silikon, bilgisayar çiplerinde kullanılan yaygın bir yarı iletken malzemedir.

superconductivity

/ˌsuː.pɚ.kɑːn.dʌkˈtɪv.ə.t̬i/

(noun) süperiletkenlik

Örnek:

The discovery of high-temperature superconductivity revolutionized physics.
Yüksek sıcaklık süperiletkenliği keşfi fizikte devrim yarattı.

electrify

/iˈlek.trə.faɪ/

(verb) heyecanlandırmak, canlandırmak, elektrikle donatmak

Örnek:

The singer's performance managed to electrify the entire audience.
Şarkıcının performansı tüm izleyiciyi heyecanlandırmayı başardı.

electrode

/iˈlek.troʊd/

static electricity

/ˈstæt̬.ɪk i.lekˈtrɪs.ə.t̬i/

(noun) statik elektrik

Örnek:

I got a shock from static electricity when I touched the doorknob.
Kapı koluna dokunduğumda statik elektrik çarptı.

rechargeable

/riːˈtʃɑːr.dʒə.bəl/

(adjective) şarj edilebilir

Örnek:

I need to buy some rechargeable batteries for my camera.
Kameram için bazı şarj edilebilir piller almam gerekiyor.

generator

/ˈdʒen.ər.eɪ.t̬ɚ/

(noun) jeneratör, üreteç, üretici

Örnek:

The power went out, so we had to start the generator.
Elektrik kesildi, bu yüzden jeneratörü çalıştırmak zorunda kaldık.

anode

/ˈæn.oʊd/

(noun) anot, pozitif elektrot

Örnek:

In a battery, the anode is where oxidation occurs.
Bir bataryada anot, oksidasyonun gerçekleştiği yerdir.

cathode

/ˈkæθ.oʊd/

(noun) katot

Örnek:

In a diode, current flows from the anode to the cathode.
Bir diyotta akım anottan katota doğru akar.

solar cell

/ˈsoʊ.lər sel/

(noun) güneş hücresi, fotovoltaik hücre

Örnek:

The calculator is powered by a small solar cell.
Hesap makinesi küçük bir güneş hücresi ile çalışır.

radiation

/ˌreɪ.diˈeɪ.ʃən/

(noun) radyasyon, ışınım, yayılma

Örnek:

Exposure to high levels of radiation can be harmful.
Yüksek düzeyde radyasyona maruz kalmak zararlı olabilir.

photovoltaic

/ˌfoʊ.t̬oʊ.vɑːlˈteɪ.ɪk/

(adjective) fotovoltaik, ışılgerilimsel

Örnek:

The house is equipped with photovoltaic panels to generate its own electricity.
Ev, kendi elektriğini üretmek için fotovoltaik panellerle donatılmıştır.

electromagnetic

/iˌlek.troʊ.mæɡˈnet̬.ɪk/

(adjective) elektromanyetik

Örnek:

Light is a form of electromagnetic radiation.
Işık, elektromanyetik radyasyonun bir şeklidir.

magnetic field

/mæɡˈnɛtɪk fiːld/

(noun) manyetik alan

Örnek:

The Earth has a natural magnetic field that protects us from solar radiation.
Dünya'nın bizi güneş radyasyonundan koruyan doğal bir manyetik alanı vardır.

lever

/ˈlev.ɚ/

(noun) kaldıraç, kol, araç;

(verb) kaldırmak, kaldıraçla açmak

Örnek:

He used a crowbar as a lever to open the crate.
Kasayı açmak için levye olarak bir kaldıraç kullandı.

fulcrum

/ˈfʊl.krəm/

(noun) dayanak noktası, destek noktası, mihenk taşı

Örnek:

The seesaw needs a strong fulcrum in the middle to balance.
Tahterevalli dengede durmak için ortada güçlü bir dayanak noktasına ihtiyaç duyar.

vibration

/vaɪˈbreɪ.ʃən/

(noun) titreşim, sarsıntı, enerji

Örnek:

The strong vibration of the washing machine made a loud noise.
Çamaşır makinesinin güçlü titreşimi yüksek bir ses çıkardı.

torque

/tɔːrk/

(noun) tork, burulma momenti;

(verb) torklamak, burmak

Örnek:

The mechanic used a wrench to apply torque to the bolt.
Tamirci, cıvataya tork uygulamak için bir anahtar kullandı.

spring constant

/sprɪŋ ˈkɑːn.stənt/

(noun) yay sabiti

Örnek:

The spring constant is usually denoted by the letter 'k' in Hooke's Law.
Yay sabiti genellikle Hooke Yasası'nda 'k' harfi ile gösterilir.

counterweight

/ˈkaʊn.t̬ɚ.weɪt/

(noun) karşı ağırlık, denge ağırlığı, dengeleyici güç;

(verb) dengelemek, karşılamak, telafi etmek

Örnek:

The crane uses a large counterweight to prevent it from tipping over.
Vinç, devrilmesini önlemek için büyük bir karşı ağırlık kullanır.

supersonic

/ˌsuː.pɚˈsɑː.nɪk/

(adjective) süpersonik, sesten hızlı

Örnek:

The new jet can fly at supersonic speeds.
Yeni jet süpersonik hızlarda uçabilir.

acceleration

/ekˌsel.əˈreɪ.ʃən/

(noun) ivme, hızlanma

Örnek:

The car has impressive acceleration.
Arabanın etkileyici bir ivmelenmesi var.

terminal velocity

/ˈtɜːr.mɪ.nəl vəˈlɑː.sə.t̬i/

(noun) limit hız, uç hız

Örnek:

The skydiver reached terminal velocity before opening his parachute.
Paraşütçü, paraşütünü açmadan önce limit hıza ulaştı.

aviation

/ˌeɪ.viˈeɪ.ʃən/

(noun) havacılık

Örnek:

He has a lifelong passion for aviation.
Havacılığa karşı ömür boyu süren bir tutkusu var.

hydraulics

/haɪˈdrɑː.lɪks/

(noun) hidrolik

Örnek:

The heavy machinery operates using advanced hydraulics.
Ağır makineler gelişmiş hidrolik kullanarak çalışır.

robotics

/roʊˈbɑː.t̬ɪks/

(noun) robotik

Örnek:

The field of robotics is rapidly advancing.
Robotik alanı hızla ilerliyor.

gravity

/ˈɡræv.ə.t̬i/

(noun) yerçekimi, gravite, ciddiyet

Örnek:

The apple fell from the tree due to gravity.
Elma yerçekimi nedeniyle ağaçtan düştü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren