Avatar of Vocabulary Set Öğeleri yönet

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde Öğeleri yönet Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Öğeleri yönet' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

disseminate

/dɪˈsem.ə.neɪt/

(verb) yaymak, dağıtmak, neşretmek

Örnek:

The organization aims to disseminate knowledge about sustainable living.
Kuruluş, sürdürülebilir yaşam hakkında bilgi yaymayı hedefliyor.

distribute

/dɪˈstrɪb.juːt/

(verb) dağıtmak, paylaştırmak, yaymak

Örnek:

The organization helps distribute food to those in need.
Kuruluş, ihtiyaç sahiplerine yiyecek dağıtmaya yardımcı oluyor.

intersperse

/ˌɪn.t̬ɚˈspɝːs/

(verb) serpiştirmek, aralara yerleştirmek

Örnek:

The author decided to intersperse the narrative with personal anecdotes.
Yazar, anlatıyı kişisel anekdotlarla serpiştirmeye karar verdi.

discharge

/dɪsˈtʃɑːrdʒ/

(verb) taburcu etmek, terhis etmek, deşarj etmek;

(noun) taburcu, terhis, deşarj

Örnek:

The patient was discharged from the hospital yesterday.
Hasta dün hastaneden taburcu edildi.

emanate

/ˈem.ə.neɪt/

(verb) yayılmak, çıkmak, saçmak

Örnek:

A delicious smell emanated from the kitchen.
Mutfaktan nefis bir koku yayılıyordu.

permeate

/ˈpɝː.mi.eɪt/

(verb) nüfuz etmek, yayılmak, işlemek

Örnek:

The smell of freshly baked bread permeated the entire house.
Yeni pişmiş ekmek kokusu tüm evi sardı.

pervade

/pɚˈveɪd/

(verb) sarmak, yayılmak, nüfuz etmek

Örnek:

A sense of optimism pervaded the meeting.
Toplantıya bir iyimserlik havası hakim oldu.

disperse

/dɪˈspɝːs/

(verb) dağıtmak, yaymak, dağılmak

Örnek:

The crowd began to disperse after the concert.
Konserden sonra kalabalık dağılmaya başladı.

scatter

/ˈskæt̬.ɚ/

(verb) serpmek, dağıtmak, ayrıştırmak;

(noun) dağınıklık, serpiştirme

Örnek:

He scattered the seeds across the field.
Tohumları tarlaya serpti.

accrete

/əˈkriːt/

(verb) birikmek, yapışarak büyümek

Örnek:

Silt and sediment accrete at the mouth of the river over time.
Zamanla nehir ağzında mil ve tortu birikir.

stack

/stæk/

(noun) yığın, istif, çok sayıda;

(verb) istiflemek, yığmak

Örnek:

He placed the books in a neat stack on the table.
Kitapları masanın üzerine düzenli bir yığın halinde koydu.

amass

/əˈmæs/

(verb) biriktirmek, toplamak, yığmak

Örnek:

He managed to amass a fortune through shrewd investments.
Akıllı yatırımlarla bir servet biriktirmeyi başardı.

hoard

/hɔːrd/

(noun) istif, yığın, gizli hazine;

(verb) istiflemek, biriktirmek, yığmak

Örnek:

He discovered a secret hoard of gold coins in the attic.
Tavanda gizli bir altın sikke istifi buldu.

integrate

/ˈɪn.t̬ə.ɡreɪt/

(verb) entegre etmek, birleştirmek, kaynaştırmak

Örnek:

The new software will integrate with existing systems.
Yeni yazılım mevcut sistemlerle entegre olacak.

merge

/mɝːdʒ/

(verb) birleşmek, kaynaşmak, birleştirmek

Örnek:

The two companies decided to merge.
İki şirket birleşmeye karar verdi.

complement

/ˈkɑːm.plə.ment/

(noun) tamamlayıcı, bütünleyici, tam sayı;

(verb) tamamlamak, bütünlemek

Örnek:

The wine was a perfect complement to the meal.
Şarap yemeğe mükemmel bir tamamlayıcıydı.

cluster

/ˈklʌs.tɚ/

(noun) küme, grup, salkım;

(verb) kümelenmek, toplanmak, bir araya gelmek

Örnek:

There was a cluster of stars visible in the night sky.
Gece gökyüzünde bir yıldız kümesi görünüyordu.

cache

/kæʃ/

(noun) önbellek, saklanmış şey, gizli depo;

(verb) saklamak, önbelleğe almak, gizlemek

Örnek:

The police discovered a cache of weapons in the abandoned building.
Polis, terk edilmiş binada bir silah deposu keşfetti.

conflate

/kənˈfleɪt/

(verb) birleştirmek, karıştırmak

Örnek:

The movie conflates several different characters from the book into a single person.
Film, kitaptaki birkaç farklı karakteri tek bir kişide birleştiriyor.

accumulation

/əˌkjuː.mjəˈleɪ.ʃən/

(noun) birikim, yığma, birikinti

Örnek:

The accumulation of dust on the shelves was noticeable.
Raflardaki toz birikimi fark ediliyordu.

assemblage

/əˈsem.blɪdʒ/

(noun) topluluk, birleşim, montaj

Örnek:

The museum displayed an impressive assemblage of ancient artifacts.
Müze, antik eserlerden oluşan etkileyici bir koleksiyon sergiledi.

diffusion

/dɪˈfjuː.ʒən/

(noun) yayılma, difüzyon

Örnek:

The rapid diffusion of information through the internet has changed society.
İnternet aracılığıyla bilginin hızlı yayılması toplumu değiştirdi.

compilation

/ˌkɑːm.pəˈleɪ.ʃən/

(noun) derleme, koleksiyon

Örnek:

The album is a compilation of his greatest hits.
Albüm, en büyük hitlerinin bir derlemesidir.

fusion

/ˈfjuː.ʒən/

(noun) füzyon, birleşme, kaynaşma

Örnek:

The band's music is a fusion of jazz and rock.
Grubun müziği caz ve rock'ın bir füzyonudur.

coalescence

/koʊ.əˈles.əns/

(noun) birleşme, koalesans

Örnek:

The coalescence of several small businesses created a powerful new corporation.
Birkaç küçük işletmenin birleşmesi güçlü bir yeni şirket yarattı.

confluence

/ˈkɑːn.fluː.əns/

(noun) birleşme noktası, kavşak, birleşme

Örnek:

The city is located at the confluence of the Ohio and Mississippi Rivers.
Şehir, Ohio ve Mississippi Nehirleri'nin birleştiği noktada yer almaktadır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren