Avatar of Vocabulary Set Olumsuz duygular

Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 5) İçinde Olumsuz duygular Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 5)' içinde 'Olumsuz duygular' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

sadness

/ˈsæd.nəs/

(noun) üzüntü, hüzün, keder

Örnek:

A wave of sadness washed over her.
Bir hüzün dalgası onu sardı.

stress

/stres/

(noun) stres, gerginlik, vurgu;

(verb) vurgulamak, altını çizmek, stres yapmak

Örnek:

She's been under a lot of stress lately.
Son zamanlarda çok stres altında.

grief

/ɡriːf/

(noun) keder, üzüntü, sıkıntı

Örnek:

She was overcome with grief after the loss of her husband.
Kocasını kaybettikten sonra kedere boğuldu.

pain

/peɪn/

(noun) ağrı, acı, ızdırap;

(verb) acı vermek, ağrıtmak

Örnek:

She felt a sharp pain in her leg.
Bacağında keskin bir ağrı hissetti.

shock

/ʃɑːk/

(noun) şok, şaşkınlık, elektrik çarpması;

(verb) şok etmek, şaşırtmak

Örnek:

The news of his death came as a complete shock.
Ölüm haberi tam bir şok etkisi yarattı.

horror

/ˈhɔːr.ɚ/

(noun) dehşet, korku, iğrenme

Örnek:

She screamed in horror as the monster appeared.
Canavar ortaya çıktığında dehşetle çığlık attı.

annoyance

/əˈnɔɪ.əns/

(noun) rahatsızlık, can sıkıntısı, sinir bozucu şey

Örnek:

He expressed his annoyance at the delay.
Gecikmeden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

regret

/rɪˈɡret/

(verb) pişman olmak, üzülmek, pişmanlık duymak;

(noun) pişmanlık, üzüntü

Örnek:

She immediately regretted her decision.
Kararından hemen pişman oldu.

misery

/ˈmɪz.ɚ.i/

(noun) sefalet, ızdırap, perişanlık

Örnek:

He endured years of misery after losing his family.
Ailesini kaybettikten sonra yıllarca sefalet çekti.

loneliness

/ˈloʊn.li.nəs/

(noun) yalnızlık

Örnek:

She felt a deep sense of loneliness after moving to a new city.
Yeni bir şehre taşındıktan sonra derin bir yalnızlık hissetti.

insecurity

/ˌɪn.səˈkjʊr.ə.t̬i/

(noun) güvensizlik, kendine güvensizlik, korumasızlık

Örnek:

Her constant need for validation stemmed from deep-seated insecurity.
Sürekli onay ihtiyacı, derinlerde yatan güvensizlikten kaynaklanıyordu.

distress

/dɪˈstres/

(noun) sıkıntı, ızdırap, acı;

(verb) üzmek, sıkıntı vermek, rahatsız etmek

Örnek:

She was in great distress after losing her job.
İşini kaybettikten sonra büyük bir sıkıntı içindeydi.

disappointment

/ˌdɪs.əˈpɔɪnt.mənt/

(noun) hayal kırıklığı, hüsran

Örnek:

His failure to win the championship was a great disappointment to his fans.
Şampiyonluğu kazanamaması, hayranları için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

anger

/ˈæŋ.ɡɚ/

(noun) öfke, kızgınlık;

(verb) kızdırmak, öfkelendirmek

Örnek:

His face was red with anger.
Yüzü öfkeden kıpkırmızıydı.

hopelessness

/ˈhoʊp.ləs.nəs/

(noun) umutsuzluk, çaresizlik

Örnek:

A sense of hopelessness overwhelmed him after he lost his job.
İşini kaybettikten sonra bir çaresizlik hissi onu kapladı.

worry

/ˈwɝː.i/

(verb) endişelenmek, endişelendirmek, rahatsız etmek;

(noun) endişe, kaygı

Örnek:

Don't worry about a thing; everything will be fine.
Hiçbir şey için endişelenme; her şey yoluna girecek.

anxiety

/æŋˈzaɪ.ə.t̬i/

(noun) endişe, kaygı, huzursuzluk

Örnek:

He felt a surge of anxiety as he waited for the test results.
Test sonuçlarını beklerken bir endişe dalgası hissetti.

fear

/fɪr/

(noun) korku, endişe, saygı;

(verb) korkmak, endişelenmek

Örnek:

She felt a sudden surge of fear when she heard the strange noise.
Garip sesi duyduğunda aniden bir korku dalgası hissetti.

shame

/ʃeɪm/

(noun) utanç, ayıp, yazık;

(verb) utandırmak, ayıplamak

Örnek:

He felt a deep sense of shame for his actions.
Yaptıklarından dolayı derin bir utanç duydu.

heartache

/ˈhɑːrt.eɪk/

(noun) gönül yarası, keder, acı

Örnek:

The end of their relationship caused her a lot of heartache.
İlişkilerinin sona ermesi ona büyük bir gönül yarası verdi.

envy

/ˈen.vi/

(noun) kıskançlık, haset;

(verb) kıskanmak, haset etmek

Örnek:

She felt a pang of envy when she saw his new car.
Yeni arabasını görünce bir kıskançlık hissetti.

hatred

/ˈheɪ.trɪd/

(noun) nefret, kin

Örnek:

His eyes were filled with hatred.
Gözleri nefretle doluydu.

disgust

/dɪsˈɡʌst/

(noun) tiksinme, iğrenme;

(verb) tiksinmek, iğrenmek

Örnek:

The sight of the rotten food filled her with disgust.
Çürük yiyeceklerin görüntüsü onu tiksinç bir duyguyla doldurdu.

tension

/ˈten.ʃən/

(noun) gerilim, gerginlik, stres

Örnek:

The tension in the rope was immense.
İpteki gerilim çok büyüktü.

sorrow

/ˈsɔːr.oʊ/

(noun) üzüntü, keder, hüzün;

(verb) üzülmek, kederlenmek

Örnek:

He felt great sorrow at the death of his friend.
Arkadaşının ölümü üzerine büyük bir üzüntü duydu.

dread

/dred/

(verb) korkmak, dehşete düşmek;

(noun) korku, dehşet;

(adjective) korkunç, dehşet verici

Örnek:

I dread having to speak in public.
Halka açık konuşma yapmak zorunda kalmaktan korkuyorum.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren