Avatar of Vocabulary Set Ünite 5: Kültürel Kimlik

12. Sınıf İçinde Ünite 5: Kültürel Kimlik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'12. Sınıf' içinde 'Ünite 5: Kültürel Kimlik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

ancestor

/ˈæn.ses.tɚ/

(noun) ata, soy, prototip

Örnek:

My ancestors came from Ireland.
Atalarım İrlanda'dan geldi.

assimilate

/əˈsɪm.ə.leɪt/

(verb) özümsemek, anlamak, benzetmek

Örnek:

It's hard to assimilate all the new information at once.
Tüm yeni bilgileri bir kerede özümsemek zor.

ceremony

/ˈser.ə.moʊ.ni/

(noun) tören, merasim, resmiyet

Örnek:

The wedding ceremony was beautiful.
Düğün töreni çok güzeldi.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

currency

/ˈkɝː.ən.si/

(noun) para birimi, geçerlilik, yaygınlık

Örnek:

The local currency is the Euro.
Yerel para birimi Euro'dur.

custom

/ˈkʌs.təm/

(noun) gelenek, adet, görenek;

(adjective) özel yapım, kişiye özel

Örnek:

It is a local custom to greet visitors with a cup of tea.
Ziyaretçileri bir fincan çayla karşılamak yerel bir gelenektir.

denounce

/dɪˈnaʊns/

(verb) kınamak, suçlamak, ihbar etmek

Örnek:

The government was quick to denounce the terrorist attack.
Hükümet terör saldırısını hızla kınadı.

ethnic

/ˈeθ.nɪk/

(adjective) etnik, kökenli, geleneksel

Örnek:

The city is known for its diverse ethnic neighborhoods.
Şehir, çeşitli etnik mahalleleriyle tanınır.

faithful

/ˈfeɪθ.fəl/

(adjective) sadık, vefalı, doğru;

(noun) inananlar, taraftarlar

Örnek:

She has been a faithful friend for many years.
Uzun yıllardır sadık bir arkadaş olmuştur.

fateful

/ˈfeɪt.fəl/

(adjective) uğursuz, kader

Örnek:

The decision to invade was a fateful one.
İşgal kararı uğursuz bir karardı.

folktale

/ˈfoʊkˌteɪl/

(noun) halk hikayesi, efsane

Örnek:

Many cultures have their own unique folktales that teach moral lessons.
Birçok kültürün ahlaki dersler veren kendine özgü halk hikayeleri vardır.

globalisation

/ˌɡləʊbəlɪˈzeɪʃən/

(noun) küreselleşme

Örnek:

The internet has greatly accelerated the pace of globalisation.
İnternet, küreselleşmenin hızını büyük ölçüde artırdı.

heritage

/ˈher.ɪ.t̬ɪdʒ/

(noun) miras, kalıtım, kültürel miras

Örnek:

The old house was part of her family's heritage.
Eski ev, ailesinin mirasının bir parçasıydı.

incense

/ˈɪn.sens/

(noun) tütsü;

(verb) çok kızdırmak, öfkelendirmek

Örnek:

The temple was filled with the scent of burning incense.
Tapınak yanan tütsü kokusuyla doluydu.

integrate

/ˈɪn.t̬ə.ɡreɪt/

(verb) entegre etmek, birleştirmek, kaynaştırmak

Örnek:

The new software will integrate with existing systems.
Yeni yazılım mevcut sistemlerle entegre olacak.

misinterpret

/ˌmɪs.ɪnˈtɝː.prət/

(verb) yanlış yorumlamak, yanlış anlamak

Örnek:

It's easy to misinterpret her silence as disapproval.
Onun sessizliğini onaylamama olarak yanlış yorumlamak kolaydır.

prevalence

/ˈprev.əl.əns/

(noun) yaygınlık, prevalans

Örnek:

The prevalence of obesity has increased significantly in recent years.
Obezitenin yaygınlığı son yıllarda önemli ölçüde arttı.

racism

/ˈreɪ.sɪ.zəm/

(noun) ırkçılık

Örnek:

The organization works to combat racism in all its forms.
Kuruluş, ırkçılıkla her türlü biçimde mücadele etmek için çalışıyor.

restrain

/rɪˈstreɪn/

(verb) zapt etmek, kısıtlamak, engellemek

Örnek:

The police had to restrain the angry crowd.
Polis öfkeli kalabalığı zapt etmek zorunda kaldı.

revival

/rɪˈvaɪ.vəl/

(noun) canlanma, yeniden dirilme, iyileşme

Örnek:

The city is experiencing a revival of its downtown area.
Şehir, şehir merkezinin bir canlanmasını yaşıyor.

solidarity

/ˌsɑː.lɪˈder.ə.t̬i/

(noun) dayanışma, birlik

Örnek:

The workers showed solidarity by going on strike together.
İşçiler birlikte greve giderek dayanışma gösterdiler.

symbolic

/sɪmˈbɑː.lɪk/

(adjective) sembolik

Örnek:

The dove is symbolic of peace.
Güvercin barışın sembolüdür.

unify

/ˈjuː.nə.faɪ/

(verb) birleştirmek, tek tipleştirmek

Örnek:

The goal is to unify the different departments into one cohesive team.
Amaç, farklı departmanları tek bir uyumlu ekipte birleştirmektir.

unite

/juːˈnaɪt/

(verb) birleşmek, birleştirmek, toplanmak

Örnek:

The two companies decided to unite their efforts to develop a new product.
İki şirket, yeni bir ürün geliştirmek için çabalarını birleştirmeye karar verdi.

worship

/ˈwɝː.ʃɪp/

(noun) ibadet, tapınma, hayranlık;

(verb) tapmak, ibadet etmek, hayran olmak

Örnek:

The congregation gathered for Sunday worship.
Cemaat Pazar ibadeti için toplandı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren