Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - B2 - R Harfi

Oxford 5000 - B2 İçinde Oxford 5000 - B2 - R Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - B2' içinde 'Oxford 5000 - B2 - R Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

racial

/ˈreɪ.ʃəl/

(adjective) ırksal

Örnek:

The company is committed to promoting racial equality.
Şirket, ırksal eşitliği teşvik etmeye kararlıdır.

racism

/ˈreɪ.sɪ.zəm/

(noun) ırkçılık

Örnek:

The organization works to combat racism in all its forms.
Kuruluş, ırkçılıkla her türlü biçimde mücadele etmek için çalışıyor.

racist

/ˈreɪ.sɪst/

(noun) ırkçı;

(adjective) ırkçı

Örnek:

He was called a racist for his offensive remarks.
Saldırgan sözleri yüzünden ona ırkçı dendi.

radiation

/ˌreɪ.diˈeɪ.ʃən/

(noun) radyasyon, ışınım, yayılma

Örnek:

Exposure to high levels of radiation can be harmful.
Yüksek düzeyde radyasyona maruz kalmak zararlı olabilir.

rail

/reɪl/

(noun) ray, tırabzan, çubuk;

(verb) parmaklıkla çevirmek, ray döşemek, demiryoluyla taşımak

Örnek:

She held onto the stair rail as she went down.
Merdivenlerden inerken tırabzana tutundu.

random

/ˈræn.dəm/

(adjective) rastgele, gelişigüzel, tanıdık olmayan

Örnek:

The winning numbers are chosen at random.
Kazanan numaralar rastgele seçilir.

rat

/ræt/

(noun) sıçan, hain, muhbir;

(verb) ele vermek, ihbar etmek

Örnek:

A large rat scurried across the alley.
Büyük bir sıçan sokaktan hızla geçti.

rating

/ˈreɪ.t̬ɪŋ/

(noun) puan, derecelendirme, reyting

Örnek:

The movie received a high rating from critics.
Film eleştirmenlerden yüksek bir puan aldı.

reasonably

/ˈriː.zən.ə.bli/

(adverb) makul bir şekilde, mantıklı olarak, oldukça

Örnek:

She argued her point reasonably and calmly.
Fikrini makul ve sakin bir şekilde savundu.

rebuild

/ˌriːˈbɪld/

(verb) yeniden inşa etmek, onarmak, geri kazanmak

Örnek:

They plan to rebuild the old bridge.
Eski köprüyü yeniden inşa etmeyi planlıyorlar.

receiver

/rɪˈsiː.vɚ/

(noun) alıcı, teslim alan, radyo

Örnek:

The receiver of the gift was very happy.
Hediyenin alıcısı çok mutluydu.

recession

/rɪˈseʃ.ən/

(noun) resesyon, ekonomik durgunluk, gerileme

Örnek:

The country is currently experiencing a deep recession.
Ülke şu anda derin bir resesyon yaşıyor.

reckon

/ˈrek.ən/

(verb) hesaplamak, tahmin etmek, sanmak

Örnek:

The police reckon the murder was committed at about 12:30 a.m.
Polis, cinayetin sabah 12:30 civarında işlendiğini tahmin ediyor.

recognition

/ˌrek.əɡˈnɪʃ.ən/

(noun) tanıma, takdir

Örnek:

He received a medal in recognition of his bravery.
Cesaretinin takdiri olarak madalya aldı.

recovery

/rɪˈkʌv.ɚ.i/

(noun) iyileşme, kurtarma, geri alma

Örnek:

Her recovery from the illness was slow but steady.
Hastalığından iyileşmesi yavaş ama istikrarlıydı.

recruit

/rɪˈkruːt/

(noun) asker adayı, yeni asker, yeni üye;

(verb) askere almak, işe almak, oluşturmak

Örnek:

The new recruits arrived at the training camp.
Yeni askerler eğitim kampına geldi.

recruitment

/rɪˈkruːt.mənt/

(noun) işe alım, askere alma

Örnek:

The company is investing heavily in its recruitment process.
Şirket, işe alım sürecine yoğun yatırım yapıyor.

referee

/ˌref.əˈriː/

(noun) hakem, arabulucu;

(verb) hakemlik yapmak, yönetmek

Örnek:

The referee blew the whistle to signal the end of the game.
Hakem maçın bitişini bildirmek için düdük çaldı.

refugee

/ˌref.jʊˈdʒiː/

(noun) mülteci

Örnek:

Thousands of refugees crossed the border seeking safety.
Binlerce mülteci güvenlik arayışıyla sınırı geçti.

registration

/ˌredʒ.əˈstreɪ.ʃən/

(noun) kayıt, tescil, ruhsat

Örnek:

Online registration for the conference is now open.
Konferans için çevrimiçi kayıt şimdi açık.

regulate

/ˈreɡ.jə.leɪt/

(verb) düzenlemek, kontrol etmek, ayarlamak

Örnek:

The thermostat regulates the temperature.
Termostat sıcaklığı düzenler.

reinforce

/ˌriː.ɪnˈfɔːrs/

(verb) güçlendirmek, takviye etmek, desteklemek

Örnek:

The builders will reinforce the concrete with steel bars.
İnşaatçılar betonu çelik çubuklarla güçlendirecek.

relieve

/rɪˈliːv/

(verb) hafifletmek, gidermek, değiştirmek

Örnek:

The medication helped to relieve her headache.
İlaç baş ağrısını hafifletmeye yardımcı oldu.

relieved

/rɪˈliːvd/

(adjective) rahatlamış, içi ferahlamış

Örnek:

She felt incredibly relieved when she heard the good news.
İyi haberi duyduğunda inanılmaz derecede rahatlamış hissetti.

remarkable

/rɪˈmɑːr.kə.bəl/

(adjective) dikkat çekici, olağanüstü, kayda değer

Örnek:

She has made remarkable progress in her studies.
Çalışmalarında dikkate değer bir ilerleme kaydetti.

remarkably

/rɪˈmɑːr.kə.bli/

(adverb) olağanüstü, dikkat çekici bir şekilde

Örnek:

She performed remarkably well in the competition.
Yarışmada olağanüstü iyi performans gösterdi.

reporting

/rɪˈpɔːr.t̬ɪŋ/

(noun) habercilik, raporlama, bildirme;

(verb) rapor eden, bildiren

Örnek:

The journalist's reporting on the war was highly praised.
Gazetecinin savaşla ilgili haberciliği büyük övgü aldı.

resign

/rɪˈzaɪn/

(verb) istifa etmek, görevden ayrılmak, boyun eğmek

Örnek:

She decided to resign from her position as CEO.
CEO'luk görevinden istifa etmeye karar verdi.

resolution

/ˌrez.əˈluː.ʃən/

(noun) karar, azmetme, çözüm

Örnek:

He made a New Year's resolution to exercise more.
Daha fazla egzersiz yapmak için bir Yeni Yıl kararı aldı.

restore

/rɪˈstɔːr/

(verb) yeniden tesis etmek, geri getirmek, iade etmek

Örnek:

The government promised to restore peace and order.
Hükümet barış ve düzeni yeniden tesis etme sözü verdi.

restrict

/rɪˈstrɪkt/

(verb) kısıtlamak, sınırlamak

Örnek:

We need to restrict access to sensitive information.
Hassas bilgilere erişimi kısıtlamamız gerekiyor.

restriction

/rɪˈstrɪk.ʃən/

(noun) kısıtlama, sınırlama

Örnek:

There are strict restrictions on the use of water during the drought.
Kuraklık sırasında su kullanımına sıkı kısıtlamalar var.

retail

/ˈriː.teɪl/

(noun) perakende, perakendecilik;

(verb) perakende satmak, satmak;

(adjective) perakende, perakendecilikle ilgili

Örnek:

The company is expanding its retail operations.
Şirket perakende operasyonlarını genişletiyor.

retirement

/rɪˈtaɪr.mənt/

(noun) emeklilik, inziva, emeklilik dönemi

Örnek:

He is looking forward to his retirement next year.
Gelecek yılki emekliliğini dört gözle bekliyor.

revenue

/ˈrev.ə.nuː/

(noun) gelir, hasılat

Örnek:

The company's annual revenue increased by 15%.
Şirketin yıllık geliri %15 arttı.

revision

/rɪˈvɪʒ.ən/

(noun) revizyon, değişiklik, düzeltme

Örnek:

The book underwent extensive revision before publication.
Kitap, yayınlanmadan önce kapsamlı bir revizyondan geçti.

ridiculous

/rɪˈdɪk.jə.ləs/

(adjective) saçma, gülünç, absürt

Örnek:

That's a ridiculous idea, it will never work.
Bu saçma bir fikir, asla işe yaramaz.

risky

/ˈrɪs.ki/

(adjective) riskli, tehlikeli

Örnek:

Investing in the stock market can be a risky business.
Borsa yatırımı riskli bir iş olabilir.

rival

/ˈraɪ.vəl/

(noun) rakip, hasım;

(verb) rekabet etmek, boy ölçüşmek;

(adjective) rakip, rekabetçi

Örnek:

He defeated his main rival in the championship.
Şampiyonada ana rakibini yendi.

rob

/rɑːb/

(verb) soymak, çalmak, mahrum etmek

Örnek:

The gang planned to rob the bank at dawn.
Çete şafakta bankayı soymayı planladı.

robbery

/ˈrɑː.bɚ.i/

(noun) soygun, hırsızlık

Örnek:

The bank robbery occurred last night.
Banka soygunu dün gece meydana geldi.

rocket

/ˈrɑː.kɪt/

(noun) roket, roka;

(verb) fırlamak, hızla yükselmek

Örnek:

The rocket launched into space with a powerful roar.
Roket güçlü bir kükremeyle uzaya fırlatıldı.

romance

/roʊˈmæns/

(noun) romantizm, aşk, romantik roman;

(verb) romantize etmek, kur yapmak

Örnek:

Their relationship was full of romance.
İlişkileri romantizm doluydu.

rose

/roʊz/

(noun) gül;

(verb) yükseldi, doğdu

Örnek:

She received a bouquet of red roses for her birthday.
Doğum gününde bir buket kırmızı gül aldı.

roughly

/ˈrʌf.li/

(adverb) yaklaşık, aşağı yukarı, sertçe

Örnek:

The journey will take roughly three hours.
Yolculuk yaklaşık üç saat sürecek.

ruin

/ˈruː.ɪn/

(noun) harabe, yıkım, mahvolma;

(verb) mahvetmek, yıkmak, harap etmek

Örnek:

The old castle was left in ruin after the war.
Eski kale savaştan sonra harabeye döndü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren