Avatar of Vocabulary Set Top 401 - 425 Verbs

En Sık Kullanılan 500 İngilizce Fiil İçinde Top 401 - 425 Verbs Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'En Sık Kullanılan 500 İngilizce Fiil' içinde 'Top 401 - 425 Verbs' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

lock

/lɑːk/

(noun) kilit, havuz, tutam;

(verb) kilitlemek, bağlamak, kilitlenmek

Örnek:

He turned the key in the lock and opened the door.
Anahtarı kilide çevirdi ve kapıyı açtı.

declare

/dɪˈkler/

(verb) ilan etmek, açıklamak, beyan etmek

Örnek:

The government declared a state of emergency.
Hükümet olağanüstü hal ilan etti.

concentrate

/ˈkɑːn.sən.treɪt/

(verb) konsantre olmak, yoğunlaşmak, konsantre etmek;

(noun) konsantre, yoğunlaştırılmış madde

Örnek:

I need to concentrate on my studies.
Derslerime konsantre olmam gerekiyor.

slide

/slaɪd/

(noun) kaydırak, kayma, slayt;

(verb) kaymak, süzülmek, gizlice girmek

Örnek:

The children loved playing on the slide at the park.
Çocuklar parktaki kaydırakta oynamayı çok severdi.

climb

/klaɪm/

(verb) tırmanmak, yükselmek, zorlukla tırmanmak;

(noun) tırmanış, yükseliş

Örnek:

We watched the children climb the tree.
Çocukların ağaca tırmanmasını izledik.

react

/riˈækt/

(verb) tepki vermek, reaksiyon göstermek, kimyasal tepkimeye girmek

Örnek:

How did he react to the news?
Habere nasıl tepki verdi?

comment

/ˈkɑː.ment/

(noun) yorum, açıklama;

(verb) yorum yapmak, açıklama yapmak

Örnek:

She made a positive comment about his performance.
Performansı hakkında olumlu bir yorum yaptı.

transform

/trænsˈfɔːrm/

(verb) dönüştürmek, değiştirmek, çevirmek

Örnek:

The internet has transformed the way we communicate.
İnternet, iletişim kurma şeklimizi dönüştürdü.

bite

/baɪt/

(verb) ısırmak, ısırık, kemirmek;

(noun) ısırık, sokma, atıştırmalık

Örnek:

The dog might bite if you get too close.
Çok yaklaşırsan köpek ısırabilir.

lower

/ˈloʊ.ɚ/

(verb) alçaltmak, indirmek, azaltmak;

(adjective) daha alçak, daha düşük

Örnek:

Please lower your voice.
Lütfen sesinizi alçaltın.

invent

/ɪnˈvent/

(verb) icat etmek, bulmak, uydurmak

Örnek:

Alexander Graham Bell invented the telephone.
Alexander Graham Bell telefonu icat etti.

afford

/əˈfɔːrd/

(verb) gücü yetmek, karşılamak, sağlamak

Örnek:

I can't afford a new car right now.
Şu an yeni bir araba alamam.

stare

/ster/

(verb) bakmak, dik dik bakmak;

(noun) bakış, dik dik bakma

Örnek:

It's rude to stare at people.
İnsanlara bakmak kabalıktır.

resist

/rɪˈzɪst/

(verb) direnmek, karşı koymak, karşı çıkmak

Örnek:

The old bridge was built to resist floods.
Eski köprü sellere direnmek için inşa edildi.

graduate

/ˈɡrædʒ.u.ət/

(noun) mezun, diplomalı;

(verb) mezun olmak, diploma almak, geçiş yapmak

Örnek:

She is a recent graduate of Harvard University.
Harvard Üniversitesi'nin yeni mezunu.

compete

/kəmˈpiːt/

(verb) rekabet etmek, yarışmak

Örnek:

Athletes compete for gold medals.
Sporcular altın madalyalar için yarışır.

quit

/kwɪt/

(verb) ayrılmak, bırakmak, vazgeçmek;

(noun) ayrılma, bırakma

Örnek:

She decided to quit her job and travel the world.
İşinden ayrılıp dünyayı gezmeye karar verdi.

bet

/bet/

(noun) bahis;

(verb) bahis yapmak, emin olmak, güvenmek

Örnek:

He placed a large bet on the horse race.
At yarışına büyük bir bahis oynadı.

grant

/ɡrænt/

(verb) vermek, tanımak, kabul etmek;

(noun) hibe, bağış

Örnek:

The committee decided to grant him immunity from prosecution.
Komite, ona kovuşturmadan muafiyet tanımaya karar verdi.

upload

/ʌpˈloʊd/

(verb) yüklemek, aktarmak;

(noun) yükleme, yüklenen dosya

Örnek:

I need to upload these photos to the cloud.
Bu fotoğrafları buluta yüklemem gerekiyor.

download

/ˈdaʊn.loʊd/

(verb) indirmek;

(noun) indirme, indirilen dosya

Örnek:

I need to download the latest software update.
En son yazılım güncellemesini indirmem gerekiyor.

rush

/rʌʃ/

(verb) acele etmek, koşmak, acele ettirmek;

(noun) acele, akın, yoğunluk;

(adjective) aceleci, hızlı

Örnek:

She had to rush to catch her train.
Trenine yetişmek için acele etmek zorunda kaldı.

intend

/ɪnˈtend/

(verb) niyet etmek, amaçlamak, tasarlamak

Örnek:

I intend to finish this project by Friday.
Bu projeyi Cuma gününe kadar bitirmeyi düşünüyorum.

accomplish

/əˈkɑːm.plɪʃ/

(verb) başarmak, gerçekleştirmek

Örnek:

She hopes to accomplish her goals by the end of the year.
Yıl sonuna kadar hedeflerini gerçekleştirmeyi umuyor.

purchase

/ˈpɝː.tʃəs/

(noun) satın alma, alışveriş, tutuş;

(verb) satın almak, edinmek

Örnek:

She made a large purchase at the department store.
Büyük mağazadan büyük bir alışveriş yaptı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren