Avatar of Vocabulary Set C1 - Çalışma Hayatı

C1 Seviyesi İçinde C1 - Çalışma Hayatı Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Çalışma Hayatı' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

ace

/eɪs/

(noun) as, usta, uzman;

(verb) başarıyla geçmek, tam not almak;

(adjective) harika, mükemmel, şahane

Örnek:

He drew an ace of spades.
Maça ası çekti.

appoint

/əˈpɔɪnt/

(verb) atamak, görevlendirmek, belirlemek

Örnek:

They decided to appoint her as the new director.
Onu yeni müdür olarak atamaya karar verdiler.

collaborate

/kəˈlæb.ə.reɪt/

(verb) işbirliği yapmak, ortaklaşa çalışmak

Örnek:

They decided to collaborate on a new research paper.
Yeni bir araştırma makalesinde işbirliği yapmaya karar verdiler.

commence

/kəˈmens/

(verb) başlamak, girişmek

Örnek:

The ceremony will commence at 10 AM.
Tören saat 10'da başlayacak.

follow up

/ˈfɑloʊ ʌp/

(phrasal verb) takip etmek, devam etmek

Örnek:

I need to follow up on that email I sent yesterday.
Dün gönderdiğim o e-postayı takip etmem gerekiyor.

multitask

/ˌmʌl.tiˈtæsk/

(verb) çoklu görev yapmak, aynı anda birden fazla iş yapmak

Örnek:

It's hard to multitask effectively when you have too many distractions.
Çok fazla dikkat dağıtıcı şey varken etkili bir şekilde çoklu görev yapmak zordur.

postpone

/poʊstˈpoʊn/

(verb) ertelemek, geciktirmek

Örnek:

The meeting has been postponed until next week.
Toplantı gelecek haftaya ertelendi.

recruit

/rɪˈkruːt/

(noun) asker adayı, yeni asker, yeni üye;

(verb) askere almak, işe almak, oluşturmak

Örnek:

The new recruits arrived at the training camp.
Yeni askerler eğitim kampına geldi.

resign

/rɪˈzaɪn/

(verb) istifa etmek, görevden ayrılmak, boyun eğmek

Örnek:

She decided to resign from her position as CEO.
CEO'luk görevinden istifa etmeye karar verdi.

hectic

/ˈhek.tɪk/

(adjective) yoğun, telaşlı

Örnek:

I've had a pretty hectic day.
Oldukça yoğun bir gün geçirdim.

intensive

/ɪnˈten.sɪv/

(adjective) yoğun, derinlemesine, sıkı

Örnek:

The course provides intensive training in computer programming.
Kurs, bilgisayar programlamada yoğun eğitim sağlar.

monotonous

/məˈnɑː.t̬ən.əs/

(adjective) monoton, sıkıcı, tekdüze

Örnek:

The speaker's voice was so monotonous that I almost fell asleep.
Konuşmacının sesi o kadar monotondu ki neredeyse uyuyakalıyordum.

one-on-one

/ˌwʌn.ɑːnˈwʌn/

(adjective) bire bir, kişisel;

(noun) bire bir görüşme, özel görüşme;

(adverb) bire bir, kişisel olarak

Örnek:

The manager held a one-on-one meeting with each employee.
Yönetici her çalışanla bire bir toplantı yaptı.

rewarding

/rɪˈwɔːr.dɪŋ/

(adjective) ödüllendirici, tatmin edici

Örnek:

Teaching can be a very rewarding profession.
Öğretmenlik çok ödüllendirici bir meslek olabilir.

stimulating

/ˈstɪm.jə.leɪ.t̬ɪŋ/

(adjective) uyarıcı, teşvik edici

Örnek:

The discussion was very stimulating and thought-provoking.
Tartışma çok uyarıcı ve düşündürücüydü.

tedious

/ˈtiː.di.əs/

(adjective) sıkıcı, usandırıcı, monoton

Örnek:

The work was tedious and repetitive.
İş sıkıcı ve tekrarlayıcıydı.

underemployed

/ˌʌn.dɚ.ɪmˈplɔɪd/

(adjective) eksik istihdam edilmiş, yetersiz işi olan

Örnek:

Many recent graduates are underemployed in jobs that don't require their degrees.
Birçok yeni mezun, diplomalarını gerektirmeyen işlerde eksik istihdam edilmektedir.

boardroom

/ˈbɔːrd.ruːm/

(noun) yönetim kurulu odası, toplantı odası

Örnek:

The important decision was made in the boardroom.
Önemli karar yönetim kurulu odasında alındı.

internship

/ˈɪn.tɝːn.ʃɪp/

(noun) staj

Örnek:

She completed a summer internship at a law firm.
Bir hukuk firmasında yaz stajını tamamladı.

vacancy

/ˈveɪ.kən.si/

(noun) açık, boş pozisyon, boşluk

Örnek:

There is a vacancy for a sales assistant.
Satış asistanı için bir açık var.

co-worker

/ˌkoʊˈwɜːr.kər/

(noun) iş arkadaşı, meslektaş

Örnek:

My co-worker helped me finish the report on time.
İş arkadaşım raporu zamanında bitirmeme yardım etti.

supervisor

/ˈsuː.pɚ.vaɪ.zɚ/

(noun) amir, denetçi

Örnek:

My supervisor approved my leave request.
Amirim izin talebimi onayladı.

amateur

/ˈæm.ə.tʃɚ/

(noun) amatör, hevesli, beceriksiz;

(adjective) amatör, profesyonel olmayan, beceriksiz

Örnek:

He's an amateur photographer, but his photos are stunning.
O bir amatör fotoğrafçı ama fotoğrafları büyüleyici.

interviewee

/ˌɪn.t̬ɚ.vjuˈiː/

(noun) mülakat yapılan kişi, görüşülen kişi

Örnek:

The interviewee answered all questions confidently.
Mülakat yapılan kişi tüm soruları kendinden emin bir şekilde yanıtladı.

sick leave

/sɪk liːv/

(noun) hastalık izni

Örnek:

She took a week of sick leave after her surgery.
Ameliyatından sonra bir hafta hastalık izni aldı.

maternity leave

/məˈtɜːr.nə.t̬i liːv/

(noun) doğum izni

Örnek:

She is currently on maternity leave and will return to work next month.
Şu anda doğum izninde ve gelecek ay işe dönecek.

multitasking

/ˌmʌl.tiˈtæs.kɪŋ/

(noun) çoklu görev, aynı anda birden fazla iş yapma

Örnek:

Modern operating systems support multitasking, allowing users to run multiple applications simultaneously.
Modern işletim sistemleri çoklu görev özelliğini destekler, bu da kullanıcıların birden fazla uygulamayı aynı anda çalıştırmasına olanak tanır.

labor

/ˈleɪ.bɚ/

(noun) emek, işçilik, doğum;

(verb) uğraşmak, çabalamak

Örnek:

The construction project required a lot of manual labor.
İnşaat projesi çok fazla el emeği gerektiriyordu.

discrimination

/dɪˌskrɪm.əˈneɪ.ʃən/

(noun) ayrımcılık, ayrım, ayırt etme yeteneği

Örnek:

Racial discrimination is a serious issue in many societies.
Irk ayrımcılığı birçok toplumda ciddi bir sorundur.

pension

/ˈpen.ʃən/

(noun) emekli maaşı, emeklilik;

(verb) emekli etmek, emekli maaşı bağlamak

Örnek:

She is looking forward to her retirement and receiving her pension.
Emekliliğini ve emekli maaşını almayı dört gözle bekliyor.

reference

/ˈref.ɚ.əns/

(noun) atıf, referans, kaynak;

(verb) atıfta bulunmak, referans vermek

Örnek:

He made a brief reference to his past.
Geçmişine kısa bir atıfta bulundu.

schedule

/ˈskedʒ.uːl/

(noun) program, takvim, çizelge;

(verb) planlamak, programlamak

Örnek:

I need to check my schedule for next week.
Gelecek haftanın programımı kontrol etmem gerekiyor.

workforce

/ˈwɝːk.fɔːrs/

(noun) işgücü, çalışanlar, personel

Örnek:

The company is looking to expand its workforce by 20%.
Şirket, işgücünü %20 oranında genişletmeyi hedefliyor.

workload

/ˈwɝːk.loʊd/

(noun) iş yükü, çalışma hacmi

Örnek:

The new project increased his workload significantly.
Yeni proje iş yükünü önemli ölçüde artırdı.

notice

/ˈnoʊ.t̬ɪs/

(noun) dikkat, fark etme, ihbar;

(verb) fark etmek, gözlemlemek

Örnek:

He didn't take any notice of my warnings.
Uyarılarıma hiç aldırmadı.

increment

/ˈɪŋ.krə.mənt/

(noun) artış, ekleme, adım;

(verb) artırmak, çoğaltmak, yükseltmek

Örnek:

The software update provides a small increment in performance.
Yazılım güncellemesi performansta küçük bir artış sağlar.

professional courtesy

/prəˌfeʃ.ən.əl ˈkɝː.tə.si/

(noun) mesleki nezaket, profesyonel saygı

Örnek:

The doctor offered a discount as a matter of professional courtesy to his colleague.
Doktor, meslektaşına mesleki nezaket gereği indirim yaptı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren