Avatar of Vocabulary Set C1 - Alışveriş Yapana Kadar!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Alışveriş Yapana Kadar! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Alışveriş Yapana Kadar!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

barcode

/ˈbɑːr.koʊd/

(noun) barkod

Örnek:

The cashier scanned the barcode on the item.
Kasiyer ürün üzerindeki barkodu taradı.

price tag

/ˈpraɪs tæɡ/

(noun) fiyat etiketi, etiket, bedel

Örnek:

The dress had a high price tag.
Elbisenin yüksek bir fiyat etiketi vardı.

boutique

/buːˈtiːk/

(noun) butik, moda mağazası, uzmanlaşmış;

(adjective) butik, özel

Örnek:

She bought her wedding dress from a charming bridal boutique.
Gelinliğini büyüleyici bir gelinlik butiğinden aldı.

dressing room

/ˈdres.ɪŋ ˌruːm/

(noun) soyunma odası, kulise, soyunma kabini

Örnek:

The actress was in her dressing room preparing for the show.
Aktris, gösteriye hazırlanmak için soyunma odasındaydı.

rack

/ræk/

(noun) raf, askı, işkence;

(verb) işkence etmek, eziyet etmek, zorlamak

Örnek:

She hung her clothes on the drying rack.
Çamaşırlarını kurutma askısına astı.

cash-back

/ˈkæʃ.bæk/

(noun) nakit iadesi, geri ödeme;

(adjective) nakit iadesi, geri ödeme

Örnek:

I got some cash-back at the grocery store.
Bakkaldan biraz nakit iadesi aldım.

register

/ˈredʒ.ə.stɚ/

(verb) kaydetmek, kayıt altına almak, göstermek;

(noun) kayıt, liste, yazar kasa

Örnek:

You need to register your car with the DMV.
Arabanızı DMV'ye kaydettirmeniz gerekiyor.

safe

/seɪf/

(adjective) güvenli, emniyetli, zararsız;

(noun) kasa, çelik kasa

Örnek:

Keep your valuables in a safe place.
Değerli eşyalarınızı güvenli bir yerde saklayın.

cctv

/ˌsiː.siː.tiːˈviː/

(abbreviation) CCTV, kapalı devre televizyon

Örnek:

The bank has extensive CCTV coverage.
Bankanın geniş bir CCTV kapsama alanı var.

bargain

/ˈbɑːr.ɡɪn/

(noun) fırsat, kelepçe, anlaşma;

(verb) pazarlık etmek, anlaşmak

Örnek:

The new car was a real bargain at that price.
Yeni araba o fiyata gerçek bir fırsattı.

barter

/ˈbɑːr.t̬ɚ/

(verb) takas etmek, değiş tokuş etmek;

(noun) takas, değiş tokuş

Örnek:

They used to barter furs for tools.
Eskiden kürkleri aletlerle takas ederlerdi.

browse

/braʊz/

(verb) dolaşmak, göz gezdirmek, incelemek;

(noun) göz gezdirme, dolaşma

Örnek:

I like to browse in bookstores for hours.
Kitapçılarda saatlerce dolaşmayı severim.

comparison-shop

/kəmˈpær.ɪ.sənˌʃɑːp/

(verb) fiyat karşılaştırması yapmak, karşılaştırmalı alışveriş yapmak

Örnek:

I always comparison-shop for electronics to get the lowest price.
En düşük fiyatı almak için her zaman elektronik ürünlerde fiyat karşılaştırması yaparım.

retail

/ˈriː.teɪl/

(noun) perakende, perakendecilik;

(verb) perakende satmak, satmak;

(adjective) perakende, perakendecilikle ilgili

Örnek:

The company is expanding its retail operations.
Şirket perakende operasyonlarını genişletiyor.

wholesale

/ˈhoʊl.seɪl/

(adverb) toptan, toptan satış, tamamen;

(adjective) toptan;

(noun) toptan satış, toptancılık

Örnek:

The company deals wholesale in electronic components.
Şirket elektronik bileşenlerde toptan satış yapmaktadır.

sell out

/sel aʊt/

(phrasal verb) tükenmek, hepsini satmak, ihanet etmek

Örnek:

The concert tickets sold out in minutes.
Konser biletleri dakikalar içinde tükendi.

chain store

/ˈtʃeɪn stɔːr/

(noun) zincir mağaza, mağaza zinciri

Örnek:

Most shopping malls are filled with chain stores.
Çoğu alışveriş merkezi zincir mağazalarla doludur.

convenience store

/kənˈviː.ni.əns ˌstɔːr/

(noun) bakkal, market

Örnek:

I just need to run to the convenience store for some milk.
Sadece biraz süt almak için bakkala gitmem gerekiyor.

deli

/ˈdel.i/

(noun) şarküteri, deli

Örnek:

I'll pick up some fresh bread at the deli.
Şarküteriden taze ekmek alacağım.

kiosk

/ˈkiː.ɑːsk/

(noun) büfe, kiosk, bilgi kiosku

Örnek:

I bought a newspaper from the kiosk.
Büfeden bir gazete aldım.

outlet

/ˈaʊt.let/

(noun) priz, elektrik çıkışı, satış noktası

Örnek:

I need to find an electrical outlet to charge my phone.
Telefonumu şarj etmek için bir elektrik prizi bulmam gerekiyor.

florist

/ˈflɔːr.ɪst/

(noun) çiçekçi, florist

Örnek:

I bought a bouquet of roses from the florist.
Çiçekçiden bir buket gül aldım.

grocer

/ˈɡroʊ.sɚ/

(noun) bakkal, gıda satıcısı

Örnek:

I need to go to the grocer to buy some fresh vegetables.
Taze sebze almak için bakkala gitmem gerekiyor.

stationer

/ˈsteɪ.ʃən.ɚ/

(noun) kırtasiyeci, kitapçı

Örnek:

I bought my new pens from the stationer down the street.
Yeni kalemlerimi sokağın aşağısındaki kırtasiyeciden aldım.

consumerism

/kənˈsuː.mɚ.ɪ.zəm/

(noun) tüketicilik, tüketici haklarını koruma, tüketimcilik

Örnek:

The rise of consumerism led to stronger product safety laws.
Tüketicilikin yükselişi, daha güçlü ürün güvenliği yasalarına yol açtı.

shopaholic

/ˌʃɑː.pəˈhɑː.lɪk/

(noun) alışverişkolik, alışveriş bağımlısı

Örnek:

My sister is a real shopaholic; she buys new clothes every week.
Kız kardeşim tam bir alışverişkolik; her hafta yeni kıyafetler alıyor.

duty-free

/ˌduːtiˈfriː/

(adjective) gümrüksüz, vergisiz;

(adverb) gümrüksüz, vergisiz

Örnek:

You can buy alcohol and tobacco duty-free at the airport.
Havaalanında alkol ve tütün gümrüksüz satın alabilirsiniz.

transaction

/trænˈzæk.ʃən/

(noun) işlem, ticari anlaşma, yürütme

Örnek:

The bank processed the transaction quickly.
Banka işlemi hızlı bir şekilde gerçekleştirdi.

on sale

/ɑːn seɪl/

(phrase) indirimde, kampanyalı, satışta

Örnek:

These shoes are on sale for a limited time.
Bu ayakkabılar sınırlı bir süre için indirimde.

pre-order

/ˌpriːˈɔːr.dɚ/

(noun) ön sipariş;

(verb) ön sipariş vermek

Örnek:

I placed a pre-order for the new video game.
Yeni video oyunu için bir ön sipariş verdim.

promotion

/prəˈmoʊ.ʃən/

(noun) promosyon, tanıtım, terfi

Örnek:

The company launched a new promotion for their latest smartphone.
Şirket, en son akıllı telefonları için yeni bir promosyon başlattı.

voucher

/ˈvaʊ.tʃɚ/

(noun) kupon, fiş, makbuz;

(verb) doğrulamak, onaylamak

Örnek:

I have a discount voucher for the new restaurant.
Yeni restoran için indirim kuponum var.

half-price

/ˌhæfˈpraɪs/

(adverb) yarı fiyatına;

(adjective) yarı fiyatına

Örnek:

The store is having a sale, everything is half-price.
Mağazada indirim var, her şey yarı fiyatına.

foot traffic

/ˈfʊt ˌtræf.ɪk/

(noun) yaya trafiği, yaya yoğunluğu

Örnek:

The new mall is designed to maximize foot traffic.
Yeni alışveriş merkezi yaya trafiğini en üst düzeye çıkarmak için tasarlandı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren