Avatar of Vocabulary Set B2 - Uzay Yolculuğu

B2 Seviyesi İçinde B2 - Uzay Yolculuğu Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Uzay Yolculuğu' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

alien

/ˈeɪ.li.ən/

(noun) yabancı, uzaylı, dünya dışı varlık;

(adjective) yabancı, aykırı, uzaylı

Örnek:

The government has strict laws regarding alien residents.
Hükümetin yabancı sakinler hakkında katı yasaları var.

space

/speɪs/

(noun) yer, boşluk, uzay;

(verb) aralık bırakmak, yerleştirmek

Örnek:

There's not enough space for all these books.
Bu kitaplar için yeterli yer yok.

outer space

/ˌaʊtər ˈspeɪs/

(noun) uzay, dış uzay

Örnek:

Astronauts explore outer space.
Astronotlar uzayı keşfeder.

universe

/ˈjuː.nə.vɝːs/

(noun) evren, kozmos, dünya

Örnek:

The vastness of the universe is truly awe-inspiring.
Evrenin enginliği gerçekten hayranlık uyandırıcıdır.

asteroid

/ˈæs.tə.rɔɪd/

(noun) asteroit

Örnek:

Scientists are tracking an asteroid that might pass close to Earth.
Bilim insanları, Dünya'ya yakın geçebilecek bir asteroit izliyor.

black hole

/ˈblæk hoʊl/

(noun) kara delik, dipsiz kuyu

Örnek:

Scientists are studying the supermassive black hole at the center of our galaxy.
Bilim insanları galaksimizin merkezindeki süper kütleli kara deliği inceliyor.

star

/stɑːr/

(noun) yıldız, ünlü, yıldız şekli;

(verb) başrol oynamak, yıldız olmak;

(adjective) yıldız, olağanüstü

Örnek:

The night sky was filled with twinkling stars.
Gece gökyüzü pırıl pırıl yıldızlarla doluydu.

galaxy

/ˈɡæl.ək.si/

(noun) galaksi, çok sayıda, kalabalık

Örnek:

Our solar system is part of the Milky Way galaxy.
Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin bir parçasıdır.

solar system

/ˈsoʊ.lər ˌsɪs.təm/

(noun) güneş sistemi

Örnek:

Our solar system is part of the Milky Way galaxy.
Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin bir parçasıdır.

mercury

/ˈmɝː.kjə.ri/

(noun) cıva, Merkür

Örnek:

The old thermometer contained mercury.
Eski termometre cıva içeriyordu.

venus

/ˈviː.nəs/

(noun) Venüs, aşk ve güzellik tanrıçası

Örnek:

Venus is often called the 'morning star' or 'evening star'.
Venüs'e genellikle 'sabah yıldızı' veya 'akşam yıldızı' denir.

mars

/mɑːrz/

(noun) Mars, Roma savaş tanrısı;

(verb) bozmak, zarar vermek

Örnek:

Scientists are studying the possibility of life on Mars.
Bilim insanları Mars'ta yaşam olasılığını inceliyor.

jupiter

/ˈdʒuː.pə.t̬ɚ/

(noun) Jüpiter

Örnek:

Astronomers are studying the storms on Jupiter.
Gökbilimciler Jüpiter'deki fırtınaları inceliyor.

saturn

/ˈsæt̬.ɚn/

(noun) Satürn, Roma tarım tanrısı

Örnek:

Saturn is easily recognizable by its beautiful rings.
Satürn, güzel halkalarıyla kolayca tanınır.

uranus

/ˈjʊr.ən.əs/

(noun) Uranüs

Örnek:

Uranus is known for its unique axial tilt.
Uranüs, benzersiz eksenel eğimiyle bilinir.

neptune

/ˈnep.tuːn/

(noun) Neptün, Roma deniz tanrısı

Örnek:

Neptune is the farthest known planet from the Sun.
Neptün, Güneş'ten bilinen en uzak gezegendir.

astronomy

/əˈstrɑː.nə.mi/

(noun) astronomi

Örnek:

She is studying astronomy at the university.
Üniversitede astronomi okuyor.

astronomer

/əˈstrɑː.nə.mɚ/

(noun) astronom

Örnek:

The astronomer observed distant galaxies through the powerful telescope.
Astronom, güçlü teleskopla uzak galaksileri gözlemledi.

landing

/ˈlæn.dɪŋ/

(noun) iniş, yanaşma, sahanlık

Örnek:

The plane made a smooth landing on the runway.
Uçak pistte sorunsuz bir iniş yaptı.

outer

/ˈaʊ.t̬ɚ/

(adjective) dış, merkezden daha uzak

Örnek:

The outer layer of the coat is waterproof.
Kabanın dış katmanı su geçirmezdir.

orbit

/ˈɔːr.bɪt/

(noun) yörünge, etki alanı, faaliyet alanı;

(verb) yörüngede dönmek, dolaşmak

Örnek:

The Earth revolves around the Sun in an elliptical orbit.
Dünya, eliptik bir yörüngede Güneş etrafında döner.

rocket

/ˈrɑː.kɪt/

(noun) roket, roka;

(verb) fırlamak, hızla yükselmek

Örnek:

The rocket launched into space with a powerful roar.
Roket güçlü bir kükremeyle uzaya fırlatıldı.

satellite

/ˈsæt̬.əl.aɪt/

(noun) uydu, doğal uydu, ay;

(adjective) uydu, bağımlı

Örnek:

The communication satellite relays signals around the globe.
İletişim uydusu sinyalleri dünya çapında aktarır.

launch

/lɑːntʃ/

(verb) piyasaya sürmek, başlatmak, fırlatmak;

(noun) lansman, fırlatma

Örnek:

The company plans to launch a new product next quarter.
Şirket, gelecek çeyrekte yeni bir ürün piyasaya sürmeyi planlıyor.

take off

/teɪk ɔf/

(phrasal verb) çıkarmak, kaldırmak, kalkmak

Örnek:

Please take off your shoes before entering the house.
Eve girmeden önce lütfen ayakkabılarınızı çıkarın.

spacecraft

/ˈspeɪs.kræft/

(noun) uzay aracı, uzay gemisi

Örnek:

The spacecraft successfully landed on Mars.
Uzay aracı Mars'a başarıyla indi.

spaceman

/ˈspeɪs.mæn/

(noun) uzay adamı, astronot

Örnek:

The spaceman floated effortlessly in the zero-gravity environment.
Uzay adamı sıfır yerçekimli ortamda zahmetsizce süzüldü.

spaceship

/ˈspeɪs.ʃɪp/

(noun) uzay gemisi, uzay aracı

Örnek:

The astronauts boarded the spaceship for their mission to Mars.
Astronotlar Mars görevleri için uzay gemisine bindiler.

space station

/ˈspeɪs ˌsteɪ.ʃən/

(noun) uzay istasyonu

Örnek:

Astronauts spend months living on the International Space Station.
Astronotlar Uluslararası Uzay İstasyonu'nda aylarca yaşıyor.

spacesuit

/ˈspeɪs.suːt/

(noun) uzay giysisi

Örnek:

The astronaut wore a bulky spacesuit during the spacewalk.
Astronot, uzay yürüyüşü sırasında hantal bir uzay giysisi giydi.

spacewalk

/ˈspeɪs.wɑːk/

(noun) uzay yürüyüşü, uzayda dış aktivite;

(verb) uzay yürüyüşü yapmak, uzayda dış aktivite yapmak

Örnek:

The astronaut performed a successful spacewalk to repair the satellite.
Astronot, uyduyu onarmak için başarılı bir uzay yürüyüşü gerçekleştirdi.

telescope

/ˈtel.ə.skoʊp/

(noun) teleskop, uzakgörür;

(verb) iç içe geçmek, uzamak, sıkıştırmak

Örnek:

He used a powerful telescope to observe the distant galaxy.
Uzak galaksiyi gözlemlemek için güçlü bir teleskop kullandı.

voyage

/ˈvɔɪ.ɪdʒ/

(noun) seyahat, yolculuk, deniz yolculuğu;

(verb) seyahat etmek, yolculuk yapmak, deniz yolculuğu yapmak

Örnek:

The ship embarked on a long voyage across the Atlantic.
Gemi, Atlantik'i aşan uzun bir seyahate çıktı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren