Avatar of Vocabulary Set B2 - Doğa Ana

B2 Seviyesi İçinde B2 - Doğa Ana Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Doğa Ana' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

biodiversity

/ˌbaɪ.oʊ.dɪˈvɝː.sə.t̬i/

(noun) biyoçeşitlilik

Örnek:

Protecting rainforests is crucial for maintaining global biodiversity.
Yağmur ormanlarını korumak, küresel biyoçeşitliliği sürdürmek için çok önemlidir.

environmentalist

/ɪnˌvaɪ.rəˈmen.t̬əl.ɪst/

(noun) çevreci, doğa savunucusu

Örnek:

She became an environmentalist after witnessing the effects of pollution.
Kirliliğin etkilerine tanık olduktan sonra bir çevreci oldu.

conservation

/ˌkɑːn.sɚˈveɪ.ʃən/

(noun) koruma, muhafaza, tasarruf

Örnek:

Wildlife conservation efforts are crucial for endangered species.
Yaban hayatı koruma çabaları, nesli tükenmekte olan türler için hayati öneme sahiptir.

deforestation

/diːˌfɔːr.əˈsteɪ.ʃən/

(noun) ormansızlaşma, ağaç kesimi

Örnek:

Deforestation is a major cause of climate change.
Ormansızlaşma iklim değişikliğinin önemli bir nedenidir.

eclipse

/ɪˈklɪps/

(noun) tutulma, gölgede kalma, önemini yitirme;

(verb) gölgede bırakmak, önemini azaltmak

Örnek:

A total solar eclipse will be visible next year.
Gelecek yıl tam bir güneş tutulması görülecek.

solar

/ˈsoʊ.lɚ/

(adjective) güneş, güneşle ilgili, güneş enerjili

Örnek:

The Earth revolves around the sun in a solar orbit.
Dünya, güneş yörüngesinde güneşin etrafında döner.

lunar

/ˈluː.nɚ/

(adjective) ay ile ilgili, ay

Örnek:

The astronauts conducted experiments on the lunar surface.
Astronotlar ay yüzeyinde deneyler yaptılar.

moonlight

/ˈmuːn.laɪt/

(noun) ay ışığı;

(verb) ek iş yapmak, gizlice çalışmak

Örnek:

The garden was bathed in soft moonlight.
Bahçe yumuşak ay ışığıyla yıkanmıştı.

northern lights

/ˌnɔːr.ðɚn ˈlaɪts/

(noun) Kuzey Işıkları, Aurora Borealis

Örnek:

We traveled to Norway hoping to see the magnificent Northern Lights.
Muhteşem Kuzey Işıkları'nı görmek umuduyla Norveç'e gittik.

float

/floʊt/

(verb) yüzmek, batmamak, süzülmek;

(noun) şamandıra, yüzdürücü, platform

Örnek:

The boat began to float on the water.
Tekne su üzerinde yüzmeye başladı.

tide

/taɪd/

(noun) gelgit, medcezir, dalga;

(verb) idare etmek, atlatmak

Örnek:

The tide is coming in, so the beach will soon be covered.
Gelgit geliyor, bu yüzden plaj yakında kapanacak.

steam

/stiːm/

(noun) buhar, buhar gücü, buhar enerjisi;

(verb) buharda pişirmek, buharla gitmek, buharla hareket etmek

Örnek:

The kettle produced a lot of steam.
Çaydanlık çok buhar üretti.

sunlight

/ˈsʌn.laɪt/

(noun) güneş ışığı, gün ışığı

Örnek:

The room was filled with warm sunlight.
Oda sıcak güneş ışığıyla doluydu.

dawn

/dɑːn/

(noun) şafak, tan, başlangıç;

(verb) ağarmak, şafak sökmek, aklına gelmek

Örnek:

We woke up at dawn to go hiking.
Yürüyüşe gitmek için şafakta uyandık.

eruption

/ɪˈrʌp.ʃən/

(noun) patlama, püskürme, deri döküntüsü

Örnek:

The volcanic eruption caused widespread ashfall.
Volkanik patlama geniş çaplı kül yağışına neden oldu.

volcanic

/vɑːlˈkæn.ɪk/

(adjective) volkanik, patlayıcı

Örnek:

The island is of volcanic origin.
Ada volkanik kökenlidir.

lava

/ˈlɑː.və/

(noun) lav

Örnek:

The volcano erupted, sending streams of red-hot lava down its slopes.
Volkan patladı, yamaçlarından kıpkırmızı lav akıntıları aşağıya doğru aktı.

landslide

/ˈlænd.slaɪd/

(noun) heyelan, toprak kayması, ezici zafer

Örnek:

The heavy rains caused a dangerous landslide.
Şiddetli yağmurlar tehlikeli bir heyelana neden oldu.

ecology

/iˈkɑː.lə.dʒi/

(noun) ekoloji, çevre hareketi

Örnek:

She is studying ecology at university.
Üniversitede ekoloji okuyor.

ecosystem

/ˈiː.koʊˌsɪs.təm/

(noun) ekosistem, karmaşık ağ

Örnek:

The rainforest is a complex ecosystem with diverse plant and animal life.
Yağmur ormanı, çeşitli bitki ve hayvan yaşamına sahip karmaşık bir ekosistemdir.

non-renewable

/ˌnɑːn.rɪˈnuː.ə.bəl/

(adjective) yenilenemeyen

Örnek:

Fossil fuels are a prime example of a non-renewable resource.
Fosil yakıtlar, yenilenemeyen bir kaynağın başlıca örneğidir.

hydroelectric

/ˌhaɪ.droʊ.ɪˈlek.trɪk/

(adjective) hidroelektrik

Örnek:

The dam provides hydroelectric power to the entire region.
Baraj, tüm bölgeye hidroelektrik enerji sağlıyor.

turbine

/ˈtɝː.bɪn/

(noun) türbin

Örnek:

The wind turbine generated electricity for the entire village.
Rüzgar türbini tüm köy için elektrik üretti.

alternative energy

/ɔːlˌtɜːr.nə.tɪv ˈen.ɚ.dʒi/

(noun) alternatif enerji

Örnek:

The government is investing heavily in alternative energy sources.
Hükümet alternatif enerji kaynaklarına yoğun yatırım yapıyor.

fume

/fjuːm/

(noun) duman, buhar;

(verb) köpürmek, öfkelenmek

Örnek:

The car exhaust produced thick black fumes.
Araba egzozu yoğun siyah dumanlar çıkardı.

preserve

/prɪˈzɝːv/

(verb) korumak, muhafaza etmek, saklamak;

(noun) reçel, konserve, koruma alanı

Örnek:

We must preserve our natural resources for future generations.
Doğal kaynaklarımızı gelecek nesiller için korumalıyız.

smog

/smɑːɡ/

(noun) sis, hava kirliliği

Örnek:

The city was covered in a thick layer of smog.
Şehir kalın bir sis tabakasıyla kaplıydı.

oil rig

/ˈɔɪl rɪɡ/

(noun) petrol platformu, sondaj kulesi

Örnek:

The company is planning to build a new oil rig in the North Sea.
Şirket, Kuzey Denizi'nde yeni bir petrol platformu inşa etmeyi planlıyor.

slope

/sloʊp/

(noun) eğim, yamaç;

(verb) eğimli olmak, meyilli olmak

Örnek:

The house is built on a steep slope.
Ev dik bir yamaçta inşa edilmiştir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren