Avatar of Vocabulary Set B2 - Hadi İşe Koyulalım!

B2 Seviyesi İçinde B2 - Hadi İşe Koyulalım! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Hadi İşe Koyulalım!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

agency

/ˈeɪ.dʒən.si/

(noun) ajans, büro, kurum

Örnek:

She works for a travel agency.
Bir seyahat acentesinde çalışıyor.

corporation

/ˌkɔːr.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) şirket, kuruluş, anonim şirket

Örnek:

She works for a multinational corporation.
Çok uluslu bir şirket için çalışıyor.

board

/bɔːrd/

(noun) tahta, levha, yönetim kurulu;

(verb) binmek, gemiye binmek, yatılı kalacak yer sağlamak

Örnek:

He nailed the loose board back into place.
Gevşek tahtayı yerine çaktı.

CEO

/ˌsiː.iːˈoʊ/

(abbreviation) CEO, genel müdür

Örnek:

The CEO announced a new strategic direction for the company.
CEO, şirket için yeni bir stratejik yön açıkladı.

chairman

/ˈtʃer.mən/

(noun) başkan;

(verb) başkanlık etmek, yönetmek

Örnek:

The chairman opened the meeting with a brief introduction.
Başkan toplantıyı kısa bir girişle açtı.

entrepreneur

/ˌɑːn.trə.prəˈnɝː/

(noun) girişimci

Örnek:

The young entrepreneur launched her startup with innovative ideas.
Genç girişimci, yenilikçi fikirlerle startup'ını başlattı.

clerk

/klɝːk/

(noun) memur, katip, tezgahtar;

(verb) katiplik yapmak, büro işleri yapmak

Örnek:

The bank clerk helped me open a new account.
Banka memuru yeni bir hesap açmama yardım etti.

draft

/dræft/

(noun) taslak, konsept, hava akımı;

(verb) taslak hazırlamak, kaleme almak, seçmek

Örnek:

She submitted the first draft of her novel to her editor.
Romanının ilk taslağını editörüne sundu.

income

/ˈɪn.kʌm/

(noun) gelir, kazanç

Örnek:

His annual income is sufficient to support his family.
Yıllık geliri ailesini geçindirmeye yeterli.

insurance

/ɪnˈʃɝː.əns/

(noun) sigorta, sigortacılık

Örnek:

I need to get car insurance before I can drive.
Araba kullanmadan önce araç sigortası yaptırmam gerekiyor.

market research

/ˈmɑːr.kɪt ˌriː.sɜːrtʃ/

(noun) pazar araştırması

Örnek:

Before launching the new product, they conducted extensive market research.
Yeni ürünü piyasaya sürmeden önce kapsamlı pazar araştırması yaptılar.

contract

/ˈkɑːn.trækt/

(noun) sözleşme, anlaşma;

(verb) daralmak, küçülmek, yakalanmak

Örnek:

They signed a contract for the new house.
Yeni ev için bir sözleşme imzaladılar.

establish

/ɪˈstæb.lɪʃ/

(verb) kurmak, oluşturmak, tesis etmek

Örnek:

The company was established in 1990.
Şirket 1990 yılında kuruldu.

found

/faʊnd/

(verb) kurmak, tesis etmek;

(past tense) buldu, bulunmuş

Örnek:

The university was founded in 1880.
Üniversite 1880'de kuruldu.

fund

/fʌnd/

(noun) fon, sermaye, birikim;

(verb) finanse etmek, desteklemek

Örnek:

The university established a new fund for student scholarships.
Üniversite, öğrenci bursları için yeni bir fon oluşturdu.

manufacture

/ˌmæn.jəˈfæk.tʃɚ/

(verb) üretmek, imal etmek, uydurmak;

(noun) üretim, imalat

Örnek:

The company manufactures cars in its factory.
Şirket, fabrikasında araba üretmektedir.

launch

/lɑːntʃ/

(verb) piyasaya sürmek, başlatmak, fırlatmak;

(noun) lansman, fırlatma

Örnek:

The company plans to launch a new product next quarter.
Şirket, gelecek çeyrekte yeni bir ürün piyasaya sürmeyi planlıyor.

ship

/ʃɪp/

(noun) gemi;

(verb) göndermek, taşımak

Örnek:

The cargo ship sailed across the ocean.
Kargo gemisi okyanusu geçti.

sponsor

/ˈspɑːn.sɚ/

(noun) sponsor, destekçi, garantör;

(verb) sponsor olmak, finanse etmek, desteklemek

Örnek:

The company is a major sponsor of the local charity run.
Şirket, yerel yardım koşusunun ana sponsorudur.

strategy

/ˈstræt̬.ə.dʒi/

(noun) strateji, plan, askeri strateji

Örnek:

The company developed a new marketing strategy.
Şirket yeni bir pazarlama stratejisi geliştirdi.

partnership

/ˈpɑːrt.nɚ.ʃɪp/

(noun) ortaklık, şirket, işbirliği

Örnek:

They formed a partnership to develop new software.
Yeni yazılım geliştirmek için bir ortaklık kurdular.

profit margin

/ˈprɑː.fɪt ˌmɑːr.dʒɪn/

(noun) kar marjı

Örnek:

The company's profit margin increased significantly last quarter.
Şirketin kar marjı geçen çeyrekte önemli ölçüde arttı.

stockholder

/ˈstɑːkˌhoʊl.dɚ/

(noun) hissedar

Örnek:

As a stockholder, she receives dividends from the company's profits.
Bir hissedar olarak, şirketin kârından temettü alır.

union

/ˈjuː.njən/

(noun) birlik, federasyon, sendika

Örnek:

The states formed a union to strengthen their defense.
Eyaletler savunmalarını güçlendirmek için bir birlik kurdu.

tax evasion

/tæks ɪˈveɪʒən/

(noun) vergi kaçakçılığı

Örnek:

He was charged with tax evasion after an investigation into his finances.
Mali durumuyla ilgili bir soruşturmanın ardından vergi kaçakçılığı ile suçlandı.

shipment

/ˈʃɪp.mənt/

(noun) sevkiyat, gönderi, yük

Örnek:

The shipment of goods was delayed due to bad weather.
Kötü hava koşulları nedeniyle mal sevkiyatı gecikti.

fortune

/ˈfɔːr.tʃuːn/

(noun) servet, zenginlik, şans

Örnek:

He inherited a vast fortune from his grandfather.
Büyükbabasından büyük bir servet miras kaldı.

savings

/ˈseɪ·vɪŋz/

(plural noun) birikim, tasarruf, azaltma

Örnek:

She put all her savings into a new house.
Tüm birikimlerini yeni bir eve yatırdı.

wealthy

/ˈwel.θi/

(adjective) zengin, varlıklı

Örnek:

He inherited a large sum from his wealthy aunt.
Zengin teyzesinden büyük bir miras kaldı.

come down

/kʌm daʊn/

(phrasal verb) düşmek, çökmek, aktarılmak

Örnek:

The heavy rain made the old tree come down.
Şiddetli yağmur eski ağacın devrilmesine neden oldu.

live on

/lɪv ɑːn/

(phrasal verb) yaşamaya devam etmek, varlığını sürdürmek, ile yaşamak

Örnek:

Despite the hardships, the community managed to live on.
Zorluklara rağmen topluluk yaşamaya devam etti.

pay off

/peɪ ˈɔf/

(phrasal verb) karşılığını vermek, başarılı olmak, ödemek

Örnek:

All her hard work finally paid off.
Tüm sıkı çalışması sonunda karşılığını verdi.

set aside

/set əˈsaɪd/

(phrasal verb) ayırmak, bir kenara koymak, bir kenara bırakmak

Örnek:

She set aside some money for her retirement.
Emekliliği için biraz para ayırdı.

discount

/ˈdɪs.kaʊnt/

(noun) indirim, iskonto;

(verb) indirim yapmak, iskonto etmek, göz ardı etmek

Örnek:

They offer a 10% discount for students.
Öğrencilere %10 indirim sunuyorlar.

fee

/fiː/

(noun) ücret, harç, aidat;

(verb) ücret ödemek, ücret almak

Örnek:

The lawyer charged a high fee for his services.
Avukat hizmetleri için yüksek bir ücret talep etti.

lending

/ˈlen.dɪŋ/

(noun) ödünç verme, kredi verme;

(verb) ödünç vermek, kredi vermek

Örnek:

The bank specializes in lending to small businesses.
Banka, küçük işletmelere borç verme konusunda uzmanlaşmıştır.

refund

/ˈriː.fʌnd/

(noun) geri ödeme, iade;

(verb) geri ödemek, iade etmek

Örnek:

I asked for a full refund because the product was defective.
Ürün kusurlu olduğu için tam geri ödeme istedim.

senior

/ˈsiː.njɚ/

(noun) kıdemli, yaşlı, son sınıf öğrencisi;

(adjective) yaşlı, kıdemli, üst düzey

Örnek:

She is a senior manager in the company.
Şirkette kıdemli bir yöneticidir.

junior

/ˈdʒuː.njɚ/

(noun) genç, küçük, üçüncü sınıf öğrencisi;

(adjective) genç, küçük

Örnek:

She was promoted from junior associate to senior manager.
Genç asistandan kıdemli müdüre terfi etti.

speak

/spiːk/

(verb) konuşmak, söylemek, konuşma yapmak

Örnek:

He didn't speak a word.
Tek kelime etmedi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren