Avatar of Vocabulary Set B2 - Naçizane Fikrimce

B2 Seviyesi İçinde B2 - Naçizane Fikrimce Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Naçizane Fikrimce' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

account

/əˈkaʊnt/

(noun) anlatım, rapor, açıklama;

(verb) saymak, açıklamak

Örnek:

She gave a detailed account of her travels.
Seyahatlerinin detaylı bir anlatımını yaptı.

approve

/əˈpruːv/

(verb) onaylamak, tasdik etmek, beğenmek

Örnek:

The committee voted to approve the new budget.
Komite yeni bütçeyi onaylamak için oy kullandı.

approval

/əˈpruː.vəl/

(noun) onay, tasvip, rıza

Örnek:

The project received official approval from the committee.
Proje komiteden resmi onay aldı.

assess

/əˈses/

(verb) değerlendirmek, tahmin etmek, belirlemek

Örnek:

The committee will assess the damage caused by the storm.
Komite, fırtınanın neden olduğu hasarı değerlendirecek.

assessment

/əˈses.mənt/

(noun) değerlendirme, tahmin, tahakkuk

Örnek:

The teacher conducted an assessment of the students' progress.
Öğretmen öğrencilerin ilerlemesinin bir değerlendirmesini yaptı.

associate

/əˈsoʊ.ʃi.eɪt/

(verb) ilişkilendirmek, bağlantı kurmak, katılmak;

(noun) ortak, iş arkadaşı;

(adjective) ön lisans, doçent

Örnek:

Most people associate the name 'Coca-Cola' with a popular soft drink.
Çoğu insan 'Coca-Cola' adını popüler bir alkolsüz içecekle ilişkilendirir.

assume

/əˈsuːm/

(verb) varsaymak, farz etmek, takınmak

Örnek:

I assume you're coming to the party.
Partiye geleceğini varsayıyorum.

case

/keɪs/

(noun) durum, vaka, kutu;

(verb) kılıfına koymak, kaplamak, gözlemlemek

Örnek:

In this case, we need to act quickly.
Bu durumda hızlı hareket etmeliyiz.

common sense

/ˈkɑː.mən ˌsens/

(noun) sağduyu, ortak akıl

Örnek:

Use your common sense to solve the problem.
Sorunu çözmek için sağduyunu kullan.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

estimate

/ˈes.tə.meɪt/

(noun) tahmin, değerlendirme;

(verb) tahmin etmek, değer biçmek

Örnek:

Can you give me an estimate of the cost?
Bana maliyetin bir tahminini verebilir misiniz?

controversy

/ˈkɑːn.trə.vɝː.si/

(noun) tartışma, ihtilaf, anlaşmazlık

Örnek:

The new policy sparked a huge controversy.
Yeni politika büyük bir tartışma başlattı.

controversial

/ˌkɑːn.trəˈvɝː.ʃəl/

(adjective) tartışmalı, ihtilaflı

Örnek:

The new policy is highly controversial.
Yeni politika oldukça tartışmalı.

consistent

/kənˈsɪs.tənt/

(adjective) tutarlı, istikrarlı, sabit

Örnek:

Her performance has been consistent throughout the season.
Performansı sezon boyunca tutarlı oldu.

furthermore

/ˈfɝː.ðɚ.mɔːr/

(adverb) ayrıca, üstelik

Örnek:

The house is beautiful; furthermore, it's in a great location.
Ev güzel; ayrıca, harika bir konumda.

forum

/ˈfɔːr.əm/

(noun) forum, platform, meydan

Örnek:

The conference provided a forum for discussing global issues.
Konferans, küresel sorunları tartışmak için bir forum sağladı.

counterargument

/ˈkaʊntərˌɑːrɡjʊmənt/

(noun) karşı argüman, çürütme

Örnek:

She presented a strong counterargument to his proposal.
Onun önerisine güçlü bir karşı argüman sundu.

disagreement

/ˌdɪs.əˈɡriː.mənt/

(noun) anlaşmazlık, tartışma, uyuşmazlık

Örnek:

There was a strong disagreement between the two parties.
İki taraf arasında güçlü bir anlaşmazlık vardı.

incident

/ˈɪn.sɪ.dənt/

(noun) olay, vaka, çatışma

Örnek:

The police are investigating the recent incident.
Polis son olayı araştırıyor.

criticize

/ˈkrɪt̬.ɪ.saɪz/

(verb) eleştirmek, kınamak, analiz etmek

Örnek:

It's easy to criticize others, but harder to offer solutions.
Başkalarını eleştirmek kolaydır, ancak çözüm sunmak daha zordur.

debate

/dɪˈbeɪt/

(noun) tartışma, münazara;

(verb) tartışmak, münazara etmek

Örnek:

The candidates will participate in a televised debate tonight.
Adaylar bu akşam televizyonda yayınlanan bir tartışmaya katılacak.

defend

/dɪˈfend/

(verb) savunmak, korumak, desteklemek

Örnek:

The soldiers bravely defended the city.
Askerler şehri cesurca savundu.

differ

/ˈdɪf.ɚ/

(verb) farklı olmak, ayrılmak, ayrışmak

Örnek:

The two reports differ significantly.
İki rapor önemli ölçüde farklılık gösteriyor.

divide

/dɪˈvaɪd/

(verb) bölmek, ayırmak;

(noun) ayrım, sınır

Örnek:

We need to divide the cake into equal slices.
Pastayı eşit dilimlere ayırmamız gerekiyor.

emphasize

/ˈem.fə.saɪz/

(verb) vurgulamak, altını çizmek

Örnek:

The report emphasized the need for better education.
Rapor, daha iyi eğitime duyulan ihtiyacı vurguladı.

fall out

/fɔːl aʊt/

(phrasal verb) tartışmak, arası bozulmak, sonuçlanmak

Örnek:

They fell out over a trivial matter and haven't spoken since.
Ufak bir mesele yüzünden tartıştılar ve o zamandan beri konuşmuyorlar.

fit

/fɪt/

(verb) uymak, oturmak, yakışmak;

(noun) uyum, kalıp, nöbet;

(adjective) formda, sağlıklı, uygun

Örnek:

These shoes fit perfectly.
Bu ayakkabılar tam oturuyor.

hold

/hoʊld/

(verb) tutmak, taşımak, alıkoymak;

(noun) tutuş, kavrama, bekleme

Örnek:

Can you hold this for a moment?
Bunu bir anlığına tutar mısın?

infer

/ɪnˈfɝː/

(verb) çıkarmak, sonuç çıkarmak

Örnek:

From the data, we can infer that the economy is improving.
Verilerden, ekonominin düzeldiğini çıkarabiliriz.

appreciate

/əˈpriː.ʃi.eɪt/

(verb) takdir etmek, değerini bilmek, anlamak

Örnek:

I really appreciate your help.
Yardımınızı gerçekten takdir ediyorum.

inference

/ˈɪn.fɚ.əns/

(noun) çıkarım, sonuç, varsayım

Örnek:

From the data, we can draw an inference that sales are declining.
Verilerden, satışların azaldığına dair bir çıkarım yapabiliriz.

as far as I'm concerned

/æz fɑːr əz aɪm kənˈsɜːrnd/

(phrase) bana göre, benim açımdan

Örnek:

As far as I'm concerned, the meeting was a complete waste of time.
Bana göre, toplantı tamamen zaman kaybıydı.

have a problem with

/hæv ə ˈprɑː.bləm wɪθ/

(idiom) bir sorun yaşamak, onaylamamak, zorluk çekmek

Örnek:

I have a problem with people who are always late.
Her zaman geç kalan insanlarla bir sorunum var.

if you ask me

/ɪf juː æsk miː/

(phrase) bana sorarsan, benim fikrimce

Örnek:

If you ask me, they should have fired him a long time ago.
Bana sorarsan, onu çoktan kovmaları gerekiyordu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren