Avatar of Vocabulary Set B1 - Başarı ve Başarısızlık 2

B1 Seviyesi İçinde B1 - Başarı ve Başarısızlık 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B1 Seviyesi' içinde 'B1 - Başarı ve Başarısızlık 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

wish

/wɪʃ/

(verb) dilemek, istemek, keşke demek;

(noun) dilek, istek

Örnek:

I wish I could fly.
Keşke uçabilseydim.

achievement

/əˈtʃiːv.mənt/

(noun) başarı, kazanım, başarma

Örnek:

Winning the championship was a great achievement for the team.
Şampiyonluğu kazanmak takım için büyük bir başarıydı.

aim

/eɪm/

(noun) amaç, hedef;

(verb) nişan almak, yöneltmek, hedeflemek

Örnek:

Our main aim is to improve customer satisfaction.
Ana hedefimiz müşteri memnuniyetini artırmaktır.

ambition

/æmˈbɪʃ.ən/

(noun) hırs, tutku, iktidar hırsı

Örnek:

Her ambition is to become a successful doctor.
Onun hırsı başarılı bir doktor olmaktır.

bright

/braɪt/

(adjective) parlak, aydınlık, zeki;

(adverb) parlakça, aydınlıkça

Örnek:

The sun was so bright that I had to put on my sunglasses.
Güneş o kadar parlaktı ki güneş gözlüğümü takmak zorunda kaldım.

effective

/əˈfek.tɪv/

(adjective) etkili, verimli, yürürlükte

Örnek:

The new policy proved to be very effective in reducing crime.
Yeni politika suçu azaltmada çok etkili oldu.

effort

/ˈef.ɚt/

(noun) çaba, gayret, sonuç

Örnek:

He made a great effort to finish the race.
Yarışı bitirmek için büyük bir çaba sarf etti.

manage

/ˈmæn.ədʒ/

(verb) yönetmek, idare etmek, başarmak

Örnek:

She manages a team of ten employees.
On kişilik bir ekibi yönetiyor.

practical

/ˈpræk.tɪ.kəl/

(adjective) pratik, kullanışlı, gerçekçi

Örnek:

He has a lot of practical experience in engineering.
Mühendislikte çok fazla pratik deneyimi var.

positive

/ˈpɑː.zə.t̬ɪv/

(adjective) emin, olumlu, kesin;

(noun) pozitif, slayt

Örnek:

I'm positive that I locked the door.
Kapıyı kilitlediğimden eminim.

negative

/ˈneɡ.ə.t̬ɪv/

(adjective) olumsuz, negatif, zararlı;

(noun) olumsuzluk, reddetme, negatif

Örnek:

She gave a negative answer to the proposal.
Teklife olumsuz yanıt verdi.

promote

/prəˈmoʊt/

(verb) teşvik etmek, desteklemek, terfi ettirmek

Örnek:

The organization works to promote peace and understanding.
Kuruluş barışı ve anlayışı teşvik etmek için çalışıyor.

respect

/rɪˈspekt/

(noun) saygı, hürmet, göz önünde bulundurma;

(verb) saygı duymak, hürmet etmek

Örnek:

She has great respect for her mentor.
Mentoruna büyük saygı duyuyor.

secret

/ˈsiː.krət/

(noun) sır, püf noktası;

(adjective) gizli, saklı

Örnek:

Can you keep a secret?
Sır tutabilir misin?

support

/səˈpɔːrt/

(verb) desteklemek, geçindirmek, yardım etmek;

(noun) destek, dayanak, payanda

Örnek:

She works hard to support her family.
Ailesini geçindirmek için çok çalışıyor.

work on

/wɜːrk ɑːn/

(phrasal verb) üzerinde çalışmak, geliştirmek, ikna etmeye çalışmak

Örnek:

I need to work on my presentation skills.
Sunum becerilerimi geliştirmem gerekiyor.

dream

/driːm/

(noun) rüya, hayal, arzu;

(verb) rüya görmek, hayal etmek, arzu etmek

Örnek:

I had a strange dream last night.
Dün gece garip bir rüya gördüm.

hopeful

/ˈhoʊp.fəl/

(adjective) umutlu, iyimser;

(noun) umutlu kişi, aday

Örnek:

She felt hopeful about her chances of getting the job.
İşi alma şansları konusunda umutluydu.

progress

/ˈprɑː.ɡres/

(noun) ilerleme, gelişme;

(verb) ilerlemek, gelişmek

Örnek:

We are making good progress on the project.
Projede iyi ilerleme kaydediyoruz.

intend

/ɪnˈtend/

(verb) niyet etmek, amaçlamak, tasarlamak

Örnek:

I intend to finish this project by Friday.
Bu projeyi Cuma gününe kadar bitirmeyi düşünüyorum.

go

/ɡoʊ/

(verb) gitmek, çalışmak, işlemek;

(noun) deneme, sıra;

(adjective) hazır, çalışır durumda;

(exclamation) hadi, başla

Örnek:

I need to go to the store.
Markete gitmem gerekiyor.

fight

/faɪt/

(noun) kavga, dövüş, mücadele;

(verb) kavga etmek, savaşmak, mücadele etmek

Örnek:

The two boxers were ready for a big fight.
İki boksör büyük bir dövüş için hazırdı.

fortunately

/ˈfɔːr.tʃən.ət.li/

(adverb) neyse ki, şans eseri

Örnek:

Fortunately, no one was seriously injured in the accident.
Neyse ki, kazada kimse ciddi şekilde yaralanmadı.

unfortunately

/ʌnˈfɔːr.tʃən.ət.li/

(adverb) maalesef, ne yazık ki

Örnek:

Unfortunately, we ran out of time.
Maalesef, zamanımız tükendi.

successfully

/səkˈses.fəl.i/

(adverb) başarıyla, muvaffakiyetle

Örnek:

She successfully completed the challenging project.
Zorlu projeyi başarıyla tamamladı.

result

/rɪˈzʌlt/

(noun) sonuç, netice, skor;

(verb) sonuçlanmak, kaynaklanmak

Örnek:

The positive result of the experiment was celebrated.
Deneyin olumlu sonucu kutlandı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren