Avatar of Vocabulary Set B1 - Sosyal Konular

B1 Seviyesi İçinde B1 - Sosyal Konular Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B1 Seviyesi' içinde 'B1 - Sosyal Konular' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

social

/ˈsoʊ.ʃəl/

(adjective) sosyal, cana yakın;

(noun) sosyal etkinlik, toplantı

Örnek:

Humans are social beings.
İnsanlar sosyal varlıklardır.

racial

/ˈreɪ.ʃəl/

(adjective) ırksal

Örnek:

The company is committed to promoting racial equality.
Şirket, ırksal eşitliği teşvik etmeye kararlıdır.

right

/raɪt/

(adjective) doğru, haklı, sağ;

(adverb) sağa, hemen, doğrudan;

(noun) hak, haklar, sağ;

(verb) düzeltmek, doğrultmak;

(interjection) tamam, değil mi

Örnek:

It's not right to cheat on a test.
Sınavda kopya çekmek doğru değil.

wrong

/rɑːŋ/

(adjective) yanlış, hatalı, haksız;

(adverb) yanlış, hatalı;

(noun) yanlış, haksızlık;

(verb) haksızlık etmek, yanlış yapmak

Örnek:

You got the answer wrong.
Cevabı yanlış anladın.

addiction

/əˈdɪk.ʃən/

(noun) bağımlılık

Örnek:

He is struggling with a drug addiction.
Uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele ediyor.

abuse

/əˈbjuːz/

(noun) kötüye kullanım, istismar, kötü muamele;

(verb) kötüye kullanmak, istismar etmek, kötü muamele etmek

Örnek:

Drug abuse is a serious problem.
Uyuşturucu kötüye kullanımı ciddi bir sorundur.

awareness

/əˈwer.nəs/

(noun) farkındalık, bilinç

Örnek:

Promoting public awareness of environmental issues is crucial.
Çevre sorunları hakkında kamuoyu farkındalığını artırmak çok önemlidir.

bullying

/ˈbʊl.i.ɪŋ/

(noun) zorbalık, kabadayılık;

(verb) zorbalık yapmak, kabadayılık etmek

Örnek:

The school has a strict policy against bullying.
Okulun zorbalığa karşı katı bir politikası var.

corruption

/kəˈrʌp.ʃən/

(noun) yolsuzluk, rüşvet, bozulma

Örnek:

The government launched an investigation into widespread corruption.
Hükümet yaygın yolsuzluk hakkında bir soruşturma başlattı.

crisis

/ˈkraɪ.sɪs/

(noun) kriz, buhran, dönüm noktası

Örnek:

The country is facing an economic crisis.
Ülke ekonomik bir krizle karşı karşıya.

equality

/iˈkwɑː.lə.t̬i/

(noun) eşitlik, denklik

Örnek:

The fight for gender equality continues worldwide.
Cinsiyet eşitliği mücadelesi dünya çapında devam ediyor.

freedom

/ˈfriː.dəm/

(noun) özgürlük, serbestlik, tahliye

Örnek:

Everyone deserves the right to freedom of speech.
Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir.

gender gap

/ˈdʒen.dər ˌɡæp/

(noun) cinsiyet farkı, toplumsal cinsiyet açığı

Örnek:

The company is working to close the gender gap in leadership positions.
Şirket, liderlik pozisyonlarındaki cinsiyet farkını kapatmak için çalışıyor.

homelessness

/ˈhoʊm.ləs.nəs/

(noun) evsizlik

Örnek:

The city is working to address the issue of homelessness.
Şehir, evsizlik sorununu çözmek için çalışıyor.

immigration

/ˌɪm.əˈɡreɪ.ʃən/

(noun) göç, iltica, göçmenlik bürosu

Örnek:

The country has a strict immigration policy.
Ülkenin katı bir göç politikası var.

issue

/ˈɪʃ.uː/

(noun) konu, mesele, sorun;

(verb) çıkarmak, dağıtmak, yayımlamak

Örnek:

The main issue is funding for the new project.
Ana konu yeni projenin finansmanıdır.

malnutrition

/ˌmæl.nuːˈtrɪʃ.ən/

(noun) beslenme yetersizliği, malnütrisyon

Örnek:

Many children in developing countries suffer from severe malnutrition.
Gelişmekte olan ülkelerdeki birçok çocuk ciddi beslenme yetersizliğinden muzdariptir.

obesity

/oʊˈbiː.sə.t̬i/

(noun) obezite, şişmanlık

Örnek:

Childhood obesity is a growing concern worldwide.
Çocukluk çağı obezitesi dünya genelinde artan bir endişe kaynağıdır.

overpopulation

/ˌoʊ.vɚˌpɑː.pjəˈleɪ.ʃən/

(noun) aşırı nüfus, nüfus fazlalığı

Örnek:

Overpopulation is a major concern for the planet's future.
Aşırı nüfus, gezegenin geleceği için büyük bir endişe kaynağıdır.

peer pressure

/ˈpɪr ˌpreʃ.ər/

(noun) akran baskısı, grup baskısı

Örnek:

He started smoking due to peer pressure from his friends.
Arkadaş çevresinin akran baskısı yüzünden sigara içmeye başladı.

poverty

/ˈpɑː.vɚ.t̬i/

(noun) yoksulluk, fakirlik, eksiklik

Örnek:

Many families in the region live in extreme poverty.
Bölgedeki birçok aile aşırı yoksulluk içinde yaşıyor.

racism

/ˈreɪ.sɪ.zəm/

(noun) ırkçılık

Örnek:

The organization works to combat racism in all its forms.
Kuruluş, ırkçılıkla her türlü biçimde mücadele etmek için çalışıyor.

security

/səˈkjʊr.ə.t̬i/

(noun) güvenlik, emniyet, koruma

Örnek:

The new alarm system provides enhanced security for the building.
Yeni alarm sistemi bina için gelişmiş güvenlik sağlıyor.

sexism

/ˈsek.sɪ.zəm/

(noun) cinsiyetçilik, cinsiyet ayrımcılığı

Örnek:

The company was accused of widespread sexism in its hiring practices.
Şirket, işe alım uygulamalarında yaygın cinsiyetçilikle suçlandı.

shortage

/ˈʃɔːr.t̬ɪdʒ/

(noun) sıkıntı, eksiklik

Örnek:

There is a severe shortage of clean water in the region.
Bölgede temiz su sıkıntısı yaşanıyor.

modern slavery

/ˈmɑd.ərn ˈsleɪ.vər.i/

(noun) modern kölelik

Örnek:

The organization works to combat modern slavery in supply chains.
Kuruluş, tedarik zincirlerindeki modern kölelikle mücadele etmek için çalışıyor.

social inequality

/ˌsoʊʃl ɪnɪˈkwɑːləti/

(noun) sosyal eşitsizlik

Örnek:

The report highlighted the growing problem of social inequality in urban areas.
Rapor, kentsel alanlardaki artan sosyal eşitsizlik sorununa dikkat çekti.

stability

/stəˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) istikrar, dayanıklılık, denge

Örnek:

The country is seeking economic stability.
Ülke ekonomik istikrar arıyor.

social service

/ˈsoʊʃəl ˈsɜːrvɪs/

(noun) sosyal hizmet, sosyal hizmetler

Örnek:

She works for a local social service agency.
Yerel bir sosyal hizmet kurumunda çalışıyor.

welfare

/ˈwel.fer/

(noun) refah, esenlik, sosyal yardım

Örnek:

We are concerned about the welfare of the children.
Çocukların refahı konusunda endişeliyiz.

protest

/ˈproʊ.test/

(noun) protesto, itiraz;

(verb) protesto etmek, itiraz etmek

Örnek:

The students organized a protest against the tuition hike.
Öğrenciler öğrenim ücreti zammına karşı bir protesto düzenledi.

drug

/drʌɡ/

(noun) ilaç, tıbbi madde, uyuşturucu;

(verb) uyuşturmak, ilaç vermek

Örnek:

The doctor prescribed a new drug for her condition.
Doktor, durumu için yeni bir ilaç reçete etti.

damage

/ˈdæm.ɪdʒ/

(noun) hasar, zarar, tazminat;

(verb) hasar vermek, zarar vermek

Örnek:

The storm caused extensive damage to the roof.
Fırtına çatıya büyük hasar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren