Avatar of Vocabulary Set A1 - Ev Eşyaları

Seviye A1 İçinde A1 - Ev Eşyaları Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Seviye A1' içinde 'A1 - Ev Eşyaları' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

dish

/dɪʃ/

(noun) tabak, kap, yemek;

(verb) açığa vurmak, yaymak, servis etmek

Örnek:

She placed the cooked vegetables on a serving dish.
Pişmiş sebzeleri servis tabağına koydu.

spoon

/spuːn/

(noun) kaşık;

(verb) kaşıklamak, kepçelemek, sarılmak

Örnek:

Please pass me a spoon for my soup.
Çorbam için bana bir kaşık uzatır mısın?

fork

/fɔːrk/

(noun) çatal, ayrım;

(verb) çatallanmak, ayrılmak, çatallamak

Örnek:

Please pass me a fork to eat my salad.
Salatamı yemek için bana bir çatal uzatır mısın?

knife

/naɪf/

(noun) bıçak;

(verb) bıçaklamak, bıçakla kesmek

Örnek:

He used a sharp knife to cut the bread.
Ekmeği kesmek için keskin bir bıçak kullandı.

plate

/pleɪt/

(noun) tabak, plaka, levha;

(verb) kaplamak, plaka yapmak

Örnek:

Please put your empty plate in the sink.
Lütfen boş tabağınızı lavaboya koyun.

bowl

/boʊl/

(noun) kase, çanak, bowling;

(verb) bowling oynamak, atmak

Örnek:

She filled the bowl with soup.
Kaseyi çorbayla doldurdu.

glass

/ɡlæs/

(noun) cam, bardak, kadeh;

(verb) şişelemek, camlamak

Örnek:

The window is made of glass.
Pencere camdan yapılmış.

bottle

/ˈbɑː.t̬əl/

(noun) şişe;

(verb) şişelemek, vazgeçmek, cesaretini kaybetmek

Örnek:

Please pass me the water bottle.
Lütfen su şişesini uzat.

cup

/kʌp/

(noun) fincan, bardak, bir fincan dolusu;

(verb) avuçlamak, fincan şekli vermek

Örnek:

She poured hot tea into her favorite cup.
En sevdiği fincana sıcak çay döktü.

pot

/pɑːt/

(noun) tencere, saksı, kap;

(verb) saksıya dikmek, tencereye koymak, cebe sokmak

Örnek:

She put the flowers in a beautiful clay pot.
Çiçekleri güzel bir kil saksıya koydu.

pan

/pæn/

(noun) tava, tencere, kap;

(verb) yerden yere vurmak, şiddetle eleştirmek, pan yapmak

Örnek:

Heat the oil in a large pan.
Yağı büyük bir tavada ısıtın.

kettle

/ˈket̬.əl/

(noun) çaydanlık, su ısıtıcısı

Örnek:

She put the kettle on to make some tea.
Çay yapmak için çaydanlığı ocağa koydu.

towel

/taʊəl/

(noun) havlu;

(verb) havluyla kurulamak, havluyla silmek

Örnek:

Please hand me that clean towel.
Lütfen bana o temiz havluyu uzat.

toilet paper

/ˈtɔɪ.lət ˌpeɪ.pər/

(noun) tuvalet kağıdı

Örnek:

We're running low on toilet paper, so I need to buy some more.
Tuvalet kağıdımız azalıyor, bu yüzden daha fazla almam gerekiyor.

soap

/soʊp/

(noun) sabun, pembe dizi, melodram;

(verb) sabunlamak, sabunla yıkamak

Örnek:

She washed her hands with soap and water.
Ellerini sabun ve suyla yıkadı.

brush

/brʌʃ/

(noun) fırça, dokunuş, sürtünme;

(verb) fırçalamak, sürmek, değmek

Örnek:

She used a soft brush to apply the paint.
Boyayı sürmek için yumuşak bir fırça kullandı.

toothbrush

/ˈtuːθ.brʌʃ/

(noun) diş fırçası

Örnek:

Remember to pack your toothbrush for the trip.
Seyahat için diş fırçanızı yanınıza almayı unutmayın.

comb

/koʊm/

(noun) tarak, ibik;

(verb) taramak, aramak

Örnek:

She ran a comb through her tangled hair.
Dolaşmış saçlarını bir tarakla taradı.

hairbrush

/ˈher.brʌʃ/

(noun) saç fırçası

Örnek:

She ran a hairbrush through her tangled hair.
Dolaşmış saçlarını bir saç fırçasıyla taradı.

pillow

/ˈpɪl.oʊ/

(noun) yastık;

(verb) yaslamak, gömmek

Örnek:

She fluffed her pillow before lying down.
Yatmadan önce yastığını kabarttı.

blanket

/ˈblæŋ.kɪt/

(noun) battaniye, örtü, tabaka;

(adjective) genel, kapsamlı;

(verb) kaplamak, örtmek

Örnek:

She pulled the blanket up to her chin.
Battaniyeyi çenesine kadar çekti.

trash can

/ˈtræʃ kæn/

(noun) çöp kutusu, çöp tenekesi

Örnek:

Please throw your rubbish in the trash can.
Lütfen çöpünüzü çöp kutusuna atın.

box

/bɑːks/

(noun) kutu, sandık, bölme;

(verb) kutulamak, paketlemek, boks yapmak

Örnek:

He put the gift in a small box.
Hediyeyi küçük bir kutunun içine koydu.

ladder

/ˈlæd.ɚ/

(noun) merdiven, basamak;

(verb) merdivenle çıkmak, kaçmak, delik açmak

Örnek:

He climbed the ladder to reach the roof.
Çatıya ulaşmak için merdiveni tırmandı.

stuff

/stʌf/

(noun) eşya, malzeme, şeyler;

(verb) tıkmak, doldurmak, içini doldurmak

Örnek:

I need to pack all my stuff before I move.
Taşınmadan önce tüm eşyalarımı toplamam gerekiyor.

toy

/tɔɪ/

(noun) oyuncak, eğlence aracı;

(verb) oynamak, düşünmek

Örnek:

The child played with a wooden toy car.
Çocuk ahşap bir oyuncak arabayla oynadı.

thing

/θɪŋ/

(noun) şey, nesne, iş

Örnek:

What is that thing over there?
Şuradaki şey ne?
Bu kelime setini Lingoland'da öğren