Avatar of Vocabulary Set 900 Puan

27. Gün - Arkadaşlar ve Hisseler İçinde 900 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'27. Gün - Arkadaşlar ve Hisseler' içinde '900 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

cost estimate

/ˈkɔst ˈɛstɪmət/

(noun) maliyet tahmini, fiyat tahmini

Örnek:

We need a detailed cost estimate before we can approve the project.
Projeyi onaylamadan önce detaylı bir maliyet tahminine ihtiyacımız var.

dispatch

/dɪˈspætʃ/

(verb) sevk etmek, göndermek, halletmek;

(noun) sevk, gönderme, rapor

Örnek:

The police dispatched officers to the scene.
Polis olay yerine memurları sevk etti.

faithfully

/ˈfeɪθ.fəl.i/

(adverb) sadakatle, vefayla, doğru bir şekilde

Örnek:

She faithfully served the company for over twenty years.
Şirkete yirmi yıldan fazla bir süre sadakatle hizmet etti.

impair

/ɪmˈper/

(verb) bozmak, zarar vermek, zayıflatmak

Örnek:

Smoking can seriously impair your health.
Sigara içmek sağlığınızı ciddi şekilde bozabilir.

in the vicinity of

/ɪn ðə vəˈsɪn.ə.t̬i əv/

(phrase) yakınlarında, civarında, yaklaşık

Örnek:

There are several good restaurants in the vicinity of the hotel.
Otelin yakınlarında birkaç iyi restoran var.

outlying

/ˈaʊtˌlaɪ.ɪŋ/

(adjective) dış, uzak

Örnek:

The company has several outlying branches.
Şirketin birkaç dış şubesi var.

play a role in

/pleɪ ə roʊl ɪn/

(idiom) rol oynamak, payı olmak

Örnek:

Diet and exercise play a role in maintaining good health.
Diyet ve egzersiz, sağlığın korunmasında bir rol oynar.

approximation

/əˌprɑːk.səˈmeɪ.ʃən/

(noun) yaklaşım, tahmin, tahmin etme süreci

Örnek:

The figure of 10,000 is only an approximation.
10.000 sayısı sadece bir yaklaşımdır.

attainable

/əˈteɪ.nə.bəl/

(adjective) ulaşılabilir, elde edilebilir

Örnek:

We must ensure that our goals are realistic and attainable.
Hedeflerimizin gerçekçi ve ulaşılabilir olduğundan emin olmalıyız.

courteousness

/ˈkɝː.t̬i.əs.nəs/

(noun) nezaket, kibarlık

Örnek:

The staff was praised for their courteousness and professionalism.
Personel, nezaketi ve profesyonelliği nedeniyle övüldü.

devalued

/ˌdiːˈvæl.juːd/

(adjective) değeri düşürülmüş, itibarsızlaştırılmış;

(past tense) devalüe etti, değersizleştirdi

Örnek:

The currency remained devalued after the economic crisis.
Ekonomik krizden sonra para birimi değer kaybetmiş durumda kaldı.

dividend

/ˈdɪv.ə.dend/

(noun) temettü, kâr payı, bölünen

Örnek:

The company announced a quarterly dividend of 50 cents per share.
Şirket, hisse başına 50 sentlik üç aylık temettü açıkladı.

fictitious

/fɪkˈtɪʃ.əs/

(adjective) kurgusal, hayali, sahte

Örnek:

The characters in the novel are entirely fictitious.
Romandaki karakterler tamamen kurgusaldır.

overhaul

/oʊ.vɚˈhɑːl/

(noun) elverişli hale getirme, revizyon, yenileme;

(verb) elverişli hale getirmek, revize etmek, yenilemek

Örnek:

The engine needs a complete overhaul.
Motorun komple bir elden geçirilmeye ihtiyacı var.

speculate

/ˈspek.jə.leɪt/

(verb) spekülasyon yapmak, tahmin etmek, riskli yatırım yapmak

Örnek:

The police refused to speculate about the cause of the fire.
Polis, yangının nedeni hakkında spekülasyon yapmayı reddetti.

unbeatable

/ʌnˈbiː.t̬ə.bəl/

(adjective) yenilmez, rakipsiz

Örnek:

The team proved to be unbeatable this season.
Takım bu sezon yenilmez olduğunu kanıtladı.

unbiased

/ʌnˈbaɪəst/

(adjective) tarafsız, önyargısız, objektif

Örnek:

A good journalist should always strive to be unbiased in their reporting.
İyi bir gazeteci, haberlerinde her zaman tarafsız olmaya çalışmalıdır.

untimely

/ʌnˈtaɪm.li/

(adjective) zamansız, vaktinden önce, uygunsuz;

(adverb) zamansızca, vaktinden önce, uygunsuz bir şekilde

Örnek:

His sudden and untimely death shocked everyone.
Ani ve zamansız ölümü herkesi şok etti.

accredit

/əˈkred.ɪt/

(verb) akredite etmek, yetkilendirmek, atfetmek

Örnek:

The board voted to accredit the new medical school.
Kurul, yeni tıp fakültesini akredite etme kararı aldı.

deflate

/dɪˈfleɪt/

(verb) havasını boşaltmak, söndürmek, moralini bozmak

Örnek:

The mechanic had to deflate the tire to repair it.
Tamirci lastiği tamir etmek için havasını boşaltmak zorunda kaldı.

deliberately

/dɪˈlɪb.ɚ.ət.li/

(adverb) kasten, yavaşça, dikkatlice

Örnek:

She walked deliberately, taking in the scenery.
Manzarayı seyrederek kasten yürüdü.

devastate

/ˈdev.ə.steɪt/

(verb) harap etmek, yıkmak, perişan etmek

Örnek:

The hurricane devastated the coastal town.
Kasırga kıyı kasabasını harap etti.

disparately

/ˈdɪs.pər.ət.li/

(adverb) farklı bir şekilde, ayrı olarak

Örnek:

The funds were disparately allocated across the various departments.
Fonlar çeşitli departmanlar arasında farklı şekillerde tahsis edildi.

evoke

/ɪˈvoʊk/

(verb) uyandırmak, çağrıştırmak, canlandırmak

Örnek:

The old photographs evoked memories of her childhood.
Eski fotoğraflar çocukluk anılarını canlandırdı.

manipulation

/məˌnɪp.jəˈleɪ.ʃən/

(noun) manipülasyon, işleme, hile

Örnek:

The careful manipulation of the delicate instruments was crucial for the surgery's success.
Hassas aletlerin dikkatli manipülasyonu, ameliyatın başarısı için çok önemliydi.

outweigh

/ˌaʊtˈweɪ/

(verb) ağır basmak, daha önemli olmak

Örnek:

The benefits of the new system outweigh the risks.
Yeni sistemin faydaları riskleri aşıyor.

property line

/ˈprɑː.pɚ.t̬i laɪn/

(noun) mülkiyet sınırı, parsel sınırı

Örnek:

The fence was built exactly on the property line.
Çit tam olarak mülkiyet sınırı üzerine inşa edildi.

set aside

/set əˈsaɪd/

(phrasal verb) ayırmak, bir kenara koymak, bir kenara bırakmak

Örnek:

She set aside some money for her retirement.
Emekliliği için biraz para ayırdı.

start-up cost

/ˈstɑːrt.ʌp kɑːst/

(noun) başlangıç maliyeti, kuruluş masrafları

Örnek:

The initial start-up cost for the restaurant was higher than expected.
Restoranın ilk kuruluş maliyeti beklenenden yüksekti.

take steps

/teɪk steps/

(idiom) adım atmak, önlem almak

Örnek:

The government must take steps to reduce unemployment.
Hükümet işsizliği azaltmak için adımlar atmalı.

well balanced

/ˌwel ˈbæl.ənst/

(adjective) dengeli, ölçülü, oturmuş

Örnek:

It is important to eat a well-balanced diet.
Dengeli bir diyetle beslenmek önemlidir.

wipe off

/waɪp ɔf/

(phrasal verb) silmek, temizlemek, iptal etmek

Örnek:

Please wipe off the table after dinner.
Yemekten sonra masayı silin lütfen.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren