Avatar of Vocabulary Set Olumlu tutum

SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi İçinde Olumlu tutum Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi' içinde 'Olumlu tutum' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

gratitude

/ˈɡræt̬.ə.tuːd/

(noun) minnettarlık, şükran

Örnek:

She expressed her deep gratitude for their support.
Destekleri için derin minnettarlığını dile getirdi.

devotion

/dɪˈvoʊ.ʃən/

(noun) bağlılık, adanmışlık, sadakat

Örnek:

Her devotion to her children was evident in every sacrifice she made.
Çocuklarına olan bağlılığı, yaptığı her fedakarlıkta belliydi.

composure

/kəmˈpoʊ.ʒɚ/

(noun) sakinlik, soğukkanlılık, metanet

Örnek:

She maintained her composure despite the difficult questions.
Zor sorulara rağmen sakinliğini korudu.

resolve

/rɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, halletmek, karar vermek;

(noun) kararlılık, azim

Örnek:

We need to resolve this issue quickly.
Bu sorunu hızla çözmemiz gerekiyor.

willingness

/ˈwɪl.ɪŋ.nəs/

(noun) isteklilik, gönüllülük

Örnek:

Her willingness to help was greatly appreciated.
Yardım etme isteği çok takdir edildi.

optimism

/ˈɑːp.tə.mɪ.zəm/

(noun) iyimserlik

Örnek:

Despite the challenges, she maintained her optimism.
Zorluklara rağmen iyimserliğini korudu.

solidarity

/ˌsɑː.lɪˈder.ə.t̬i/

(noun) dayanışma, birlik

Örnek:

The workers showed solidarity by going on strike together.
İşçiler birlikte greve giderek dayanışma gösterdiler.

deference

/ˈdef.ɚ.əns/

(noun) hürmet, saygı

Örnek:

He addressed the judge with the utmost deference.
Hakime büyük bir saygıyla hitap etti.

sympathy

/ˈsɪm.pə.θi/

(noun) sempati, acımak, anlayış

Örnek:

I have great sympathy for those affected by the disaster.
Felaketten etkilenenlere büyük sempati duyuyorum.

zest

/zest/

(noun) şevk, canlılık, heves;

(verb) kabuğunu rendelemek, kabuğunu soymak

Örnek:

She approached life with a remarkable zest.
Hayata olağanüstü bir şevkle yaklaştı.

contentment

/kənˈtent.mənt/

(noun) memnuniyet, hoşnutluk

Örnek:

She found true contentment in her simple life.
Basit hayatında gerçek memnuniyet buldu.

affinity

/əˈfɪn.ə.t̬i/

(noun) yakınlık, yatkınlık, sempati

Örnek:

He has a natural affinity for languages.
Dillere karşı doğal bir yatkınlığı var.

reverence

/ˈrev.ɚ.əns/

(noun) saygı, hürmet;

(verb) saygı duymak, hürmet etmek

Örnek:

The crowd showed deep reverence during the ceremony.
Kalabalık tören sırasında derin bir saygı gösterdi.

enthusiasm

/ɪnˈθuː.zi.æz.əm/

(noun) heves, coşku

Örnek:

She showed great enthusiasm for her new project.
Yeni projesine büyük bir heves gösterdi.

eager

/ˈiː.ɡɚ/

(adjective) istekli, hevesli, can atan

Örnek:

She was eager to start her new job.
Yeni işine başlamak için istekliydi.

resolute

/ˈrez.ə.luːt/

(adjective) kararlı, azimli, sarsılmaz

Örnek:

She was resolute in her decision to pursue a career in medicine.
Tıp alanında kariyer yapma kararında kararlıydı.

fond

/fɑːnd/

(adjective) düşkün, sevgi dolu, güzel

Örnek:

She is very fond of her grandchildren.
Torunlarına çok düşkün.

gracious

/ˈɡreɪ.ʃəs/

(adjective) nazik, zarif, lütufkar;

(exclamation) aman Tanrım, hay Allah

Örnek:

She was a gracious host, making everyone feel welcome.
Herkesi hoş karşılayan nazik bir ev sahibiydi.

genial

/ˈdʒiː.ni.əl/

(adjective) cana yakın, yumuşak huylu, güler yüzlü

Örnek:

The host was very genial and made everyone feel welcome.
Ev sahibi çok cana yakındı ve herkesin kendini hoş karşılanmış hissetmesini sağladı.

affectionate

/əˈfek.ʃən.ət/

(adjective) şefkatli, sevecen, cana yakın

Örnek:

She is very affectionate towards her grandchildren.
Torunlarına karşı çok şefkatli.

determined

/dɪˈtɝː.mɪnd/

(adjective) kararlı, azimli;

(verb) belirlenmiş, tespit edilmiş

Örnek:

She was determined to succeed.
Başarılı olmaya kararlıydı.

tenacious

/təˈneɪ.ʃəs/

(adjective) inatçı, yapışkan, kalıcı

Örnek:

The ivy is a tenacious plant, clinging to the old stone wall.
Sarmaşık, eski taş duvara tutunan inatçı bir bitkidir.

jaunty

/ˈdʒɑːn.t̬i/

(adjective) neşeli, havalı, canlı

Örnek:

He walked with a jaunty step after hearing the good news.
İyi haberi aldıktan sonra neşeli adımlarla yürüdü.

inquisitive

/ɪnˈkwɪz.ə.t̬ɪv/

(adjective) meraklı, sorgulayıcı

Örnek:

She has an inquisitive mind and loves to ask questions.
Meraklı bir zihni var ve soru sormayı seviyor.

apologetic

/əˌpɑː.ləˈdʒet̬.ɪk/

(adjective) özür dileyen, pişman

Örnek:

He gave me an apologetic look after he spilled coffee on my shirt.
Gömleğime kahve döktükten sonra bana özür dileyen bir bakış attı.

hard-hitting

/ˌhɑːrdˈhɪt.ɪŋ/

(adjective) sert, etkili, çarpıcı

Örnek:

The journalist is known for her hard-hitting reports on corruption.
Gazeteci, yolsuzluk üzerine yaptığı sert ve etkili haberlerle tanınıyor.

amicable

/ˈæm.ɪ.kə.bəl/

(adjective) dostane, samimi

Örnek:

They reached an amicable agreement after a long discussion.
Uzun bir tartışmadan sonra dostane bir anlaşmaya vardılar.

unflinching

/ʌnˈflɪn.tʃɪŋ/

(adjective) sarsılmaz, kararlı, geri adım atmayan

Örnek:

She gave an unflinching account of the tragedy.
Trajedinin sarsılmaz bir hesabını verdi.

sincere

/sɪnˈsɪr/

(adjective) samimi, içten

Örnek:

He made a sincere apology for his mistake.
Hatası için samimi bir özür diledi.

empathetically

/em.pəˈθet̬.ɪ.kəl.i/

(adverb) empatiyle, duygudaşlık kurarak

Örnek:

She listened empathetically as he described his loss.
O, kaybını anlatırken onu empatiyle dinledi.

keenly

/ˈkiːn.li/

(adverb) hevesle, dikkatle, keskin bir şekilde

Örnek:

She keenly anticipated the start of her vacation.
Tatilinin başlamasını hevesle bekliyordu.

marvel

/ˈmɑːr.vəl/

(noun) harika, mucize;

(verb) hayran kalmak, şaşırmak;

(trademark) Marvel, Marvel Comics

Örnek:

The Grand Canyon is a natural marvel.
Büyük Kanyon doğal bir harikadır.

revel

/ˈrev.əl/

(verb) eğlenmek, tadını çıkarmak;

(noun) şenlik, eğlence

Örnek:

They reveled all night at the party.
Partide bütün gece eğlendiler.

cherish

/ˈtʃer.ɪʃ/

(verb) çok sevmek, değer vermek

Örnek:

She cherished her grandchildren.
Torunlarını çok severdi.

relent

/rɪˈlent/

(verb) yumuşamak, vazgeçmek, geri adım atmak

Örnek:

The police refused to relent in their efforts to find the suspect.
Polis, şüpheliyi bulma çabalarında yumuşamayı reddetti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren