Avatar of Vocabulary Set Meydan okumak

Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 6-7) İçinde Meydan okumak Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 6-7)' içinde 'Meydan okumak' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

taxing

/ˈtæk.sɪŋ/

(adjective) yorucu, zahmetli, külfetli;

(verb) vergilendirmek, zorlamak

Örnek:

The long climb up the mountain was very taxing.
Dağa yapılan uzun tırmanış çok yorucuydu.

strenuous

/ˈstren.ju.əs/

(adjective) yorucu, zahmetli, çetin

Örnek:

Avoid strenuous exercise if you have a heart condition.
Kalp rahatsızlığınız varsa yorucu egzersizlerden kaçının.

laborious

/ləˈbɔːr.i.əs/

(adjective) zahmetli, meşakkatli, zorlu

Örnek:

Checking all the data by hand was a laborious process.
Tüm verileri elle kontrol etmek zahmetli bir süreçti.

burdensome

/ˈbɝː.dən.səm/

(adjective) külfetli, ağır, zahmetli

Örnek:

The new regulations proved to be quite burdensome for small businesses.
Yeni düzenlemeler küçük işletmeler için oldukça külfetli oldu.

rigorous

/ˈrɪɡ.ɚ.əs/

(adjective) titiz, eksiksiz, dikkatli

Örnek:

The study underwent a rigorous peer review process.
Çalışma titiz bir akran değerlendirme sürecinden geçti.

tedious

/ˈtiː.di.əs/

(adjective) sıkıcı, usandırıcı, monoton

Örnek:

The work was tedious and repetitive.
İş sıkıcı ve tekrarlayıcıydı.

backbreaking

/ˈbækˌbreɪ.kɪŋ/

(adjective) çok yorucu, zahmetli, ağır

Örnek:

The farmers did backbreaking work in the fields all day.
Çiftçiler bütün gün tarlalarda çok yorucu işler yaptılar.

arduous

/ˈɑːr.dʒu.əs/

(adjective) zahmetli, yorucu, çetin

Örnek:

The climb up the mountain was long and arduous.
Dağa tırmanış uzun ve zahmetliydi.

stern

/stɝːn/

(adjective) sert, katı;

(noun) kıç, arka kısım

Örnek:

The teacher gave a stern warning to the noisy students.
Öğretmen gürültülü öğrencilere sert bir uyarıda bulundu.

pressing

/ˈpres.ɪŋ/

(adjective) acil, önemli;

(noun) presleme, baskı

Örnek:

We have a pressing need for more volunteers.
Daha fazla gönüllüye acil ihtiyacımız var.

intractable

/ɪnˈtræk.tə.bəl/

(adjective) çözülmesi zor, inatçı, yola gelmez

Örnek:

The problem of poverty remains an intractable issue for many governments.
Yoksulluk sorunu birçok hükümet için çözülmesi zor bir sorun olmaya devam ediyor.

enduring

/ɪnˈdʊr.ɪŋ/

(adjective) kalıcı, dayanıklı, sürekli

Örnek:

The novel's enduring popularity is a testament to its timeless themes.
Romanın kalıcı popülaritesi, zamansız temalarının bir kanıtıdır.

tackle

/ˈtæk.əl/

(verb) ele almak, mücadele etmek, müdahale;

(noun) donanım, takım, hücum hattı oyuncusu

Örnek:

The government is trying to tackle inflation.
Hükümet enflasyonla mücadele etmeye çalışıyor.

endure

/ɪnˈdʊr/

(verb) katlanmak, dayanmak, sürmek

Örnek:

She had to endure a long period of illness.
Uzun bir hastalık dönemine katlanmak zorunda kaldı.

overcome

/ˌoʊ.vɚˈkʌm/

(verb) üstesinden gelmek, yenmek, kapılmak;

(adjective) bitkin, üzgün

Örnek:

She managed to overcome her fear of public speaking.
Topluluk önünde konuşma korkusunu yenmeyi başardı.

take on

/teɪk ɑːn/

(phrasal verb) üstlenmek, kabul etmek, işe almak

Örnek:

I can't take on any more work right now.
Şu anda daha fazla iş üstlenemem.

shoulder

/ˈʃoʊl.dɚ/

(noun) omuz, banket, yol kenarı;

(verb) omuzlamak, üstlenmek

Örnek:

He carried the bag on his shoulder.
Çantayı omzunda taşıdı.

undergo

/ˌʌn.dɚˈɡoʊ/

(verb) geçirmek, uğramak, maruz kalmak

Örnek:

The country is undergoing rapid economic changes.
Ülke hızlı ekonomik değişiklikler geçiriyor.

withstand

/wɪðˈstænd/

(verb) dayanmak, karşı koymak, direnmek

Örnek:

The bridge was built to withstand strong winds.
Köprü, şiddetli rüzgarlara dayanacak şekilde inşa edildi.

overpower

/ˌoʊ.vɚˈpaʊ.ɚ/

(verb) etkisiz hale getirmek, yenmek, bastırmak

Örnek:

The police managed to overpower the gunman.
Polis silahlı saldırganı etkisiz hale getirmeyi başardı.

rise above

/raɪz əˈbʌv/

(phrasal verb) üstüne çıkmak, üstesinden gelmek

Örnek:

You have to rise above the petty gossip in the office.
Ofisteki küçük dedikoduların üstüne çıkmalısın.

outlast

/ˌaʊtˈlæst/

(verb) daha uzun dayanmak, daha uzun yaşamak

Örnek:

The old car managed to outlast all the newer models.
Eski araba, tüm yeni modellerden daha uzun süre dayandı.

overwhelm

/ˌoʊ.vɚˈwelm/

(verb) boğmak, büyülemek, ezmek

Örnek:

She was overwhelmed by grief after losing her pet.
Evcil hayvanını kaybettikten sonra kederle boğuldu.

attend

/əˈtend/

(verb) katılmak, devam etmek, ilgilenmek

Örnek:

She decided to attend the conference.
Konferansa katılmaya karar verdi.

face up to

/feɪs ʌp tə/

(phrasal verb) yüzleşmek, kabullenmek

Örnek:

You need to face up to your responsibilities.
Sorumluluklarınla yüzleşmen gerekiyor.

defy

/dɪˈfaɪ/

(verb) karşı gelmek, meydan okumak

Örnek:

A child who defies his parents.
Anne babasına karşı gelen bir çocuk.

persevere

/ˌpɝː.səˈvɪr/

(verb) sebat etmek, direnmek, yılmamak

Örnek:

Despite the numerous setbacks, they decided to persevere with their research.
Pek çok aksiliğe rağmen araştırmalarına devam etmeye karar verdiler.

undertake

/ˌʌn.dɚˈteɪk/

(verb) üstlenmek, girişmek, yapmak

Örnek:

She decided to undertake the challenging project.
Zorlu projeyi üstlenmeye karar verdi.

master

/ˈmæs.tɚ/

(noun) efendi, sahip, hakim;

(verb) ustalaşmak, öğrenmek, üstesinden gelmek;

(adjective) usta, uzman

Örnek:

The master of the house greeted his guests.
Ev sahibi misafirlerini karşıladı.

wrestle

/ˈres.əl/

(verb) güreşmek, boğuşmak, çabalamak;

(noun) güreş, mücadele

Örnek:

The two boys like to wrestle on the grass.
İki çocuk çimlerin üzerinde güreşmeyi seviyor.

resolve

/rɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, halletmek, karar vermek;

(noun) kararlılık, azim

Örnek:

We need to resolve this issue quickly.
Bu sorunu hızla çözmemiz gerekiyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren