Avatar of Vocabulary Set 401-450

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 401-450 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '401-450' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

illegal

/ɪˈliː.ɡəl/

(adjective) yasa dışı, kanunsuz

Örnek:

It is illegal to drive without a license.
Ehliyetsiz araç kullanmak yasa dışıdır.

endangered

/ɪnˈdeɪn.dʒɚd/

(adjective) nesli tükenmekte olan, tehlike altındaki

Örnek:

The giant panda is an endangered species.
Dev panda nesli tükenmekte olan bir türdür.

generation

/ˌdʒen.əˈreɪ.ʃən/

(noun) nesil, üretim, oluşturma

Örnek:

The younger generation is more tech-savvy.
Genç nesil teknolojiye daha yatkın.

manner

/ˈmæn.ɚ/

(noun) tarz, biçim, tavır

Örnek:

She spoke in a calm manner.
Sakin bir tavırla konuştu.

virtual

/ˈvɝː.tʃu.əl/

(adjective) fiili, neredeyse, sanal

Örnek:

The meeting was a virtual disaster.
Toplantı neredeyse bir felaketti.

humanlike

/ˈhjuː.mən.laɪk/

(adjective) insansı, insana benzeyen

Örnek:

The robot has very humanlike facial expressions.
Robotun çok insansı yüz ifadeleri var.

digital

/ˈdɪdʒ.ə.t̬əl/

(adjective) dijital, parmakla ilgili

Örnek:

The company is investing heavily in digital transformation.
Şirket, dijital dönüşüme büyük yatırımlar yapıyor.

real-time

/ˈriː.əl.taɪm/

(adjective) gerçek zamanlı, anlık

Örnek:

The system provides real-time updates on stock prices.
Sistem, hisse senedi fiyatları hakkında gerçek zamanlı güncellemeler sağlar.

manual

/ˈmæn.ju.əl/

(noun) kılavuz, el kitabı;

(adjective) manuel, el ile yapılan

Örnek:

I need to read the manual to understand how to assemble this furniture.
Bu mobilyayı nasıl monte edeceğimi anlamak için kılavuzu okumam gerekiyor.

obsolete

/ˌɑːb.səlˈiːt/

(adjective) eskimiş, modası geçmiş;

(verb) eskimek, modası geçirmek

Örnek:

Typewriters are now largely obsolete.
Daktilolar artık büyük ölçüde eskimiş durumda.

fascinating

/ˈfæs.ən.eɪ.tɪŋ/

(adjective) büyüleyici, ilginç, çekici

Örnek:

The history of ancient Egypt is absolutely fascinating.
Antik Mısır tarihi kesinlikle büyüleyici.

passionate

/ˈpæʃ.ən.ət/

(adjective) tutkulu, ateşli, şehvetli

Örnek:

She is very passionate about environmental protection.
Çevre koruma konusunda çok tutkulu.

advancement

/ədˈvæns.mənt/

(noun) ilerleme, gelişme, terfi

Örnek:

The company is focused on the advancement of new technologies.
Şirket, yeni teknolojilerin ilerlemesine odaklanmıştır.

determination

/dɪˌtɝː.mɪˈneɪ.ʃən/

(noun) kararlılık, azim, belirleme

Örnek:

Her determination to succeed was evident in her hard work.
Başarılı olma kararlılığı, sıkı çalışmasında belirgindi.

martial art

/ˌmɑːr.ʃəl ˈɑːrt/

(noun) dövüş sanatı

Örnek:

He has been practicing martial arts for over ten years.
On yıldan fazla bir süredir dövüş sanatları yapıyor.

governess

/ˈɡʌv.ɚ.nəs/

(noun) mürebbiye, özel öğretmen

Örnek:

The wealthy family hired a governess to educate their children at home.
Zengin aile, çocuklarını evde eğitmek için bir mürebbiye tuttu.

catchy

/ˈkætʃ.i/

(adjective) akılda kalıcı, çekici, hoş

Örnek:

That song has a really catchy chorus.
O şarkının gerçekten akılda kalıcı bir nakaratı var.

viral

/ˈvaɪ.rəl/

(adjective) viral, hızla yayılan

Örnek:

The doctor diagnosed a viral infection.
Doktor viral bir enfeksiyon teşhis etti.

loudspeaker

/ˈlaʊdˌspiː.kɚ/

(noun) hoparlör, ses yükseltici

Örnek:

The announcement was made over the loudspeaker.
Anons hoparlörden yapıldı.

advert

/ˈæd.vɝːt/

(noun) reklam, ilan;

(verb) değinmek, bahsetmek

Örnek:

I saw an advert for a new car on TV.
Televizyonda yeni bir araba reklamı gördüm.

align

/əˈlaɪn/

(verb) hizalamak, sıralamak, uyumlu hale getirmek

Örnek:

Make sure to align the edges of the paper.
Kağıdın kenarlarını hizaladığınızdan emin olun.

applicant

/ˈæp.lə.kənt/

(noun) başvuru sahibi, aday

Örnek:

We received over 100 applications, but only 20 applicants were interviewed.
100'den fazla başvuru aldık, ancak sadece 20 aday mülakata alındı.

childminder

/ˈtʃaɪldˌmaɪn.dɚ/

(noun) çocuk bakıcısı

Örnek:

She works as a registered childminder for three local families.
Üç yerel aile için kayıtlı bir çocuk bakıcısı olarak çalışıyor.

barista

/bɑːrˈiːs.tə/

(noun) barista, kahveci

Örnek:

The barista at my favorite coffee shop always remembers my order.
Favori kahve dükkanımdaki barista siparişimi her zaman hatırlar.

gibbon

/ˈɡɪb.ən/

(noun) gibon

Örnek:

The gibbon swung gracefully through the trees.
Gibon ağaçlar arasında zarifçe sallandı.

captivity

/kæpˈtɪv.ə.t̬i/

(noun) esaret, tutsaklık

Örnek:

The animals were born in captivity and would not survive in the wild.
Hayvanlar esaret altında doğdular ve vahşi doğada hayatta kalamazlardı.

debris

/dəˈbriː/

(noun) enkaz, kalıntı, çöp

Örnek:

After the storm, there was a lot of debris scattered across the road.
Fırtınadan sonra yol boyunca çok sayıda enkaz dağılmıştı.

rescue

/ˈres.kjuː/

(noun) kurtarma;

(verb) kurtarmak

Örnek:

The firefighters performed a daring rescue of the trapped hikers.
İtfaiyeciler mahsur kalan yürüyüşçüleri cesurca kurtardı.

enclosure

/ɪnˈkloʊ.ʒɚ/

(noun) çit, muhafaza, kapalı alan

Örnek:

The zoo has a large enclosure for the lions.
Hayvanat bahçesinde aslanlar için büyük bir çit var.

own

/oʊn/

(adjective) kendi, şahsi;

(verb) sahip olmak, malik olmak, kabullenmek;

(adverb) kendi başına, tek başına

Örnek:

I have my own car.
Kendi arabam var.

evolution

/ˌiː.vəˈluː.ʃən/

(noun) evrim, gelişim

Örnek:

The evolution of humans from apes is a widely accepted scientific theory.
İnsanların maymunlardan evrimi, geniş çapta kabul gören bir bilimsel teoridir.

soft skills

/ˌsɑft ˈskɪlz/

(plural noun) sosyal beceriler, yumuşak beceriler

Örnek:

Employers are increasingly looking for candidates with strong soft skills like communication and teamwork.
İşverenler iletişim ve ekip çalışması gibi güçlü sosyal becerilere sahip adaylar aramaktadır.

update

/ʌpˈdeɪt/

(verb) güncellemek, yenilemek, bilgilendirmek;

(noun) güncelleme, yenileme, son bilgiler

Örnek:

We need to update our software to the latest version.
Yazılımımızı en son sürüme güncellememiz gerekiyor.

reach

/riːtʃ/

(verb) uzanmak, erişmek, ulaşmak;

(noun) erişim, menzil, ulaşılabilirlik

Örnek:

He reached for the book on the top shelf.
Üst raftaki kitaba uzandı.

fact-check

/ˈfækt.tʃek/

(verb) doğrulamak, gerçekleri kontrol etmek;

(noun) doğrulama, gerçek kontrolü

Örnek:

Journalists must always fact-check their sources before publishing.
Gazeteciler yayınlamadan önce her zaman kaynaklarını doğrulamalıdır.

strategic

/strəˈtiː.dʒɪk/

(adjective) stratejik, askeri

Örnek:

The company developed a new strategic plan for growth.
Şirket, büyüme için yeni bir stratejik plan geliştirdi.

encryption

/ɪnˈkrip.ʃən/

(noun) şifreleme

Örnek:

The company uses strong encryption to protect customer data.
Şirket, müşteri verilerini korumak için güçlü şifreleme kullanır.

transaction

/trænˈzæk.ʃən/

(noun) işlem, ticari anlaşma, yürütme

Örnek:

The bank processed the transaction quickly.
Banka işlemi hızlı bir şekilde gerçekleştirdi.

application

/ˌæp.ləˈkeɪ.ʃən/

(noun) başvuru, uygulama, kullanım

Örnek:

I submitted my application for the new job.
Yeni iş için başvurumu yaptım.

portfolio

/ˌpɔːrtˈfoʊ.li.oʊ/

(noun) portföy, dosya çantası, yatırım portföyü

Örnek:

She carried her artwork in a large portfolio.
Sanat eserlerini büyük bir portföyde taşıdı.

milestone

/ˈmaɪl.stoʊn/

(noun) dönüm noktası, kilometre taşı, aşama

Örnek:

The discovery of penicillin was a major milestone in medicine.
Penisilinin keşfi tıpta önemli bir dönüm noktasıydı.

gorilla

/ɡəˈrɪl.ə/

(noun) goril, iri yarı adam, kaba saba adam

Örnek:

The gorilla pounded its chest.
Goril göğsünü yumrukladı.

sign language

/ˈsaɪn ˌlæŋ.ɡwɪdʒ/

(noun) işaret dili

Örnek:

She learned sign language to communicate with her deaf brother.
Sağır erkek kardeşiyle iletişim kurmak için işaret dili öğrendi.

coral reef

/ˌkɔːr.əl ˈriːf/

(noun) mercan resifi

Örnek:

Divers explored the vibrant coral reef teeming with marine life.
Dalgıçlar, deniz yaşamıyla dolu canlı mercan resifini keşfetti.

habitat loss

/ˈhæb.ə.tæt lɔːs/

(noun) habitat kaybı, yaşam alanı kaybı

Örnek:

Deforestation is the leading cause of habitat loss for many tropical birds.
Ormansızlaşma, birçok tropikal kuş için habitat kaybının temel nedenidir.

spawning ground

/ˈspɑː.nɪŋ ɡraʊnd/

(noun) yumurtlama alanı, yatak, üretim merkezi

Örnek:

Salmon return to the same spawning ground where they were born.
Somon balıkları doğdukları yumurtlama alanına geri dönerler.

journey

/ˈdʒɝː.ni/

(noun) yolculuk, seyahat, süreç;

(verb) yolculuk etmek, seyahat etmek

Örnek:

The journey from London to Paris takes about two hours by train.
Londra'dan Paris'e yolculuk trenle yaklaşık iki saat sürer.

imprison

/ɪmˈprɪz.ən/

(verb) hapsetmek, cezalandırmak

Örnek:

The government decided to imprison the political dissidents.
Hükümet siyasi muhalifleri hapsetmeye karar verdi.

widen

/ˈwaɪ.dən/

(verb) genişletmek, genişlemek

Örnek:

They plan to widen the road to ease traffic congestion.
Trafik sıkışıklığını azaltmak için yolu genişletmeyi planlıyorlar.

decision-making

/dɪˈsɪʒ.ənˌmeɪ.kɪŋ/

(noun) karar verme

Örnek:

Effective decision-making is crucial for business success.
Etkili karar verme, iş başarısı için çok önemlidir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren