Avatar of Vocabulary Set Ünite 4: Kitle İletişim Araçları

12. Sınıf İçinde Ünite 4: Kitle İletişim Araçları Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'12. Sınıf' içinde 'Ünite 4: Kitle İletişim Araçları' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

advancement

/ədˈvæns.mənt/

(noun) ilerleme, gelişme, terfi

Örnek:

The company is focused on the advancement of new technologies.
Şirket, yeni teknolojilerin ilerlemesine odaklanmıştır.

advent

/ˈæd.vent/

(noun) ortaya çıkış, geliş, Advent

Örnek:

The advent of personal computers revolutionized the workplace.
Kişisel bilgisayarların ortaya çıkışı işyerini devrim niteliğinde değiştirdi.

advertise

/ˈæd.vɚ.taɪz/

(verb) reklam yapmak, ilan etmek, açıklamak

Örnek:

We need to advertise our new product more effectively.
Yeni ürünümüzü daha etkili bir şekilde tanıtmamız gerekiyor.

amuse

/əˈmjuːz/

(verb) eğlendirmek, güldürmek, oyalamak

Örnek:

The clown's antics amused the children.
Palyaçonun şakaları çocukları eğlendirdi.

application

/ˌæp.ləˈkeɪ.ʃən/

(noun) başvuru, uygulama, kullanım

Örnek:

I submitted my application for the new job.
Yeni iş için başvurumu yaptım.

attitude

/ˈæt̬.ə.tuːd/

(noun) tutum, davranış, duruş

Örnek:

She has a positive attitude towards life.
Hayata karşı pozitif bir tutumu var.

broadcast

/ˈbrɑːd.kæst/

(verb) yayınlamak, duyurmak, yaymak;

(noun) yayın, program

Örnek:

The BBC will broadcast the match live.
BBC maçı canlı yayınlayacak.

compile

/kəmˈpaɪl/

(verb) derlemek, toplamak, oluşturmak

Örnek:

She spent weeks compiling the data for her research.
Araştırması için verileri derlemekle haftalar geçirdi.

complementary

/ˌkɑːm.pləˈmen.t̬ɚ.i/

(adjective) tamamlayıcı

Örnek:

The two colors are complementary and look great together.
İki renk tamamlayıcıdır ve birlikte harika görünürler.

cyberattack

/ˈsaɪ.bɚ.əˌtæk/

(noun) siber saldırı

Örnek:

The company suffered a major cyberattack that compromised customer data.
Şirket, müşteri verilerini tehlikeye atan büyük bir siber saldırıya uğradı.

cyberbullying

/ˈsaɪ.bərˌbʊl.i.ɪŋ/

(noun) siber zorbalık, siber taciz

Örnek:

Schools are implementing programs to prevent cyberbullying among students.
Okullar, öğrenciler arasında siber zorbalığı önlemek için programlar uyguluyor.

disseminate

/dɪˈsem.ə.neɪt/

(verb) yaymak, dağıtmak, neşretmek

Örnek:

The organization aims to disseminate knowledge about sustainable living.
Kuruluş, sürdürülebilir yaşam hakkında bilgi yaymayı hedefliyor.

diversify

/dɪˈvɝː.sə.faɪ/

(verb) çeşitlendirmek, farklılaştırmak

Örnek:

The company decided to diversify its product line.
Şirket, ürün yelpazesini çeşitlendirmeye karar verdi.

documentary

/ˌdɑː.kjəˈmen.t̬ɚ.i/

(noun) belgesel;

(adjective) belgesel

Örnek:

We watched a fascinating documentary about ancient Egypt.
Antik Mısır hakkında büyüleyici bir belgesel izledik.

dominant

/ˈdɑː.mə.nənt/

(adjective) baskın, egemen

Örnek:

The company has a dominant position in the market.
Şirket piyasada baskın bir konuma sahip.

efficient

/ɪˈfɪʃ.ənt/

(adjective) verimli, etkin

Örnek:

The new system is much more efficient.
Yeni sistem çok daha verimli.

enormous

/əˈnɔːr.məs/

(adjective) muazzam, devasa, büyük

Örnek:

The company made an enormous profit this year.
Şirket bu yıl muazzam bir kar elde etti.

eye-catching

/ˈaɪˌkætʃ.ɪŋ/

(adjective) göz alıcı, dikkat çekici

Örnek:

The advertisement had an eye-catching design.
Reklamın göz alıcı bir tasarımı vardı.

fivefold

/ˈfaɪv.foʊld/

(adverb) beş kat;

(adjective) beş katlı, beş parçalı

Örnek:

The company's profits increased fivefold last year.
Şirketin kârı geçen yıl beş kat arttı.

GPS

/ˌdʒiː.piːˈes/

(abbreviation) GPS, Küresel Konumlandırma Sistemi

Örnek:

My phone has a built-in GPS.
Telefonumda dahili GPS var.

inseparable

/ɪnˈsep.rə.bəl/

(adjective) ayrılmaz, ayrılamaz

Örnek:

The two friends were inseparable.
İki arkadaş ayrılmazdı.

interrupt

/ˌɪn.t̬əˈrʌpt/

(verb) kesmek, bölmek

Örnek:

Please don't interrupt me while I'm speaking.
Konuşurken beni bölmeyin lütfen.

leaflet

/ˈliː.flət/

(noun) broşür, el ilanı, kitapçık

Örnek:

The tourist office provides free leaflets about local attractions.
Turizm ofisi yerel cazibe merkezleri hakkında ücretsiz broşürler sunmaktadır.

microblogging

/ˈmaɪ.kroʊˌblɑːɡ.ɪŋ/

(noun) mikroblog

Örnek:

Microblogging platforms like Twitter became very popular for quick updates.
Twitter gibi mikroblog platformları hızlı güncellemeler için çok popüler oldu.

obsession

/əbˈseʃ.ən/

(noun) takıntı, saplantı

Örnek:

His obsession with cleanliness made him wash his hands constantly.
Temizlik takıntısı onu sürekli ellerini yıkamaya itiyordu.

personalise

/ˈpɜːr.sən.əl.aɪz/

(verb) kişiselleştirmek, özelleştirmek, daha kişisel hale getirmek

Örnek:

You can personalise your phone case with your name.
Telefon kılıfınızı adınızla kişiselleştirebilirsiniz.

phonograph

/ˈfoʊ.nə.ɡræf/

(noun) fonograf

Örnek:

The antique phonograph still played music, albeit with some crackle.
Antika fonograf hala müzik çalıyordu, ancak biraz cızırtılıydı.

profound

/prəˈfaʊnd/

(adjective) derin, yoğun, anlamlı

Örnek:

The discovery had a profound impact on scientific thought.
Keşif, bilimsel düşünce üzerinde derin bir etki yarattı.

search engine

/ˈsɝːtʃ ˌen.dʒɪn/

(noun) arama motoru

Örnek:

Google is the most popular search engine in the world.
Google, dünyanın en popüler arama motorudur.

social networking

/ˈsoʊʃl ˈnetwɜːrkɪŋ/

(noun) sosyal ağ, sosyal medya

Örnek:

Social networking has become an integral part of modern communication.
Sosyal ağ modern iletişimin ayrılmaz bir parçası haline geldi.

subscribe

/səbˈskraɪb/

(verb) abone olmak, üye olmak, katılmak

Örnek:

I decided to subscribe to the monthly magazine.
Aylık dergiye abone olmaya karar verdim.

tangible

/ˈtæn.dʒə.bəl/

(adjective) somut, elle tutulur, açık

Örnek:

The tension in the room was almost tangible.
Odadaki gerginlik neredeyse somuttu.

transmit

/trænsˈmɪt/

(verb) iletmek, aktarmak, bulaştırmak

Örnek:

The disease can be transmitted through contaminated water.
Hastalık kirli su yoluyla bulaşabilir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren